Bengü Karaduman ile Sergisi Yankı Üzerine Söyleşi

bengu karaduman

Röportaj: İpek Yeğinsü

Bengü Karaduman, kendi kuşağının en özgün ve önemli sanatçılarından biri. İstanbul’dan Ayvalık’a taşınma kararı, aynı zamanda üretmeye daha çok yoğunlaşmasına ve şu anda Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde devam eden kişisel sergisi Yankı’nın ortaya çıkmasına vesile olmuş. Bengü ile sergi mekanında gezerek tıpkı sergisindeki desenlerde olduğu gibi kendimizi tamamen akışa bıraktığımız bir sohbet gerçekleştirdik.

Röportajı aktarmadan önce bir not: 16 Aralık Cumartesi saat 14:00'te Bengü Karaduman serginin küratörü Öykü Özsoy ile sergi üzerine konuşacak, bizce kaçırmayın.

Bu işin (Resim 1) özellikle ilgimi çekti... Diğerlerinden farklı ve somut verilere dayalı...

Mülteci sorunu zaten hepimizin farkında olduğu bir konu. Ben de bu durumun gerçek boyutlarını bilmek istedim. Bir de sanki hep çok yakınımızda, yalnızca Avrupa’da yaşanan bir sorunmuş gibi algılıyoruz ama öyle değil. Her kıtada, Afrika’da, Asya’da, Güney Amerika’da durum aynı. İlk mülteci kampları 1950’lerde, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulmuş ve aslında amaçlarının hep aynı olduğu kuşkusu düştü içime: insanları daha verimli bölgelerden bir şekilde uzak tutmak. Dünya ülkelerinin her birinde kaç kamp var, bunu bilmek istedim. Her bir ülke için liste çıkardım ve internette araştırma yaptım. Bilgi bankalarına başvurdum. Sonra elde ettiğim verileri ülkeye göre alfabetik olarak sıraladım.

Ama estetik açıdan serginin geneliyle ve senin daha erken dönem işlerinle bir devamlılık sezebiliyorum... Çizgi, desen, gölgeler, yansımalar, silüetler... Yine çift kanallı bir video. Bu kampları dolduran isimsiz insanlara bir saygı duruşu gibi de aynı zamanda...

Bu gölgelerin her biri isimsiz birer insan ama birer istatistiğe, veriye dönüşüyorlar. Her kamp adı bir saniyeden az bir süre highlight olduğu halde kampların tümünü izleyebilmek için 38 dakika harcamanız gerekiyor. Az buz bir veri değil. Bu arada o kampın ne kampı olduğu bilgisi de var videoda; kimisi mülteci kampı, kimisi mülteci merkezi ya da hapishanesi... Her ülke farklı bir şekilde algılayıp tanımlıyor...

Terminolojiyi kurarken mülteciye bir konumlandırma da yapıyor. Politik söylem o sözcüklerin seçiminde görünür hale geliyor ve bir güç ilişkisi sözkonusu...

Kesinlikle! Örneğin başlangıçta “reception center” (kabul edilme merkezi) diye anılan, konuk etme mesajı veren bir yerin adı “reception camp” (kabul kampı), daha sonra da “refugee camp”e (mülteci kampı) dönüşüyor. O kamp ilk karşılamadaki cici halinin ardından hapishaneye evrilmeye başlıyor.

Oradan buraya (Resim 2) gelmek de çok farklı bir duygu yaratıyor. Cut-out işlerin geliyor aklıma... Gölge ve yankı meselesiyle hep ilgileniyorsun. Aksamın iç mekanizmasını göstermen de çok estetik bir etki yaratıyor...

Garip bir şekilde çekici geliyor bana. Bilgisayarların ham olarak satılan parçaları sonradan monte edilip kasalanıyor. Artık biz de birey olarak gidip satın alabiliyoruz; eskiden dizüstü bilgisayarlar için olanlara ulaşamıyorduk. Cep telefonu ekranıyla bile proje yapılabiliyor artık.

bengu karaduman

Bu aynı zamanda bir otoportre çalışması...

Rüyamda oluşan otopotreler de diyebiliriz. Rüya aleminde süje olarak başıma gelen bazı durumları seçtim. Bunlardan bazıları kolektif de olabiliyor; örneğin dişlerin dökülmesi. Sergiye gelen izleyicilerin bazıları bu rüyayı sık sık gördüklerini söylüyorlar...

Sahneleri biraz anlatır mısın?

Birinde kendi yaramı dikiyorum; diğerinde görünmeyen bir şey beni itip duruyor. Ben tekrar kalkıyorum ve tekrar itiliyorum. Aynen hayat gibi!

Bir diğerinde de maymun doğuruyorsun...

Doğum rüyalarını da sıkça görüyorum. Farklı şeyler doğurduğum oluyor. Bir keresinde bir cam şişe doğurmuştum örneğin. Yakın zamanda gördüğüm maymun doğurma rüyası gayet olumlu bir his verdi bana; çok doğal ve sevgi dolu geldi.

Desenlere gelecek olursak... Serginin çıkışı buradan oldu sanırım...

Rüyaların kendine ait bir yolu var ve o zaten devam ediyor. Diğer taraftaysa çizdiklerim var. Çini mürekkebi, saman kağıdı gibi malzemelerle keyif için çizdiğim birtakım şeylerbende devam etme isteği uyandırdı; kağıtlara giriştim! Başlayıp bitirmek şeklinde çıktı hepsi. Daha duyusal, dışavurumcu bir davranış benimsedim. Bu da video işinin (Resim 3) temelini oluşturdu...

Desenleri birbirine bağlayan bir anlatı söz konusu değilken videoda birtakım öykü alt başlıkları var...

Desenler oluştuktan sonra aralarından dört tanesini seçtim. Her ne kadar hızlı, duyusal ve dışavurumsal olsalar da baktığımda bana birtakım yıkık dökük manzaraları anımsattılar. Doğanın yanında moloz görmek gibi... Az önce konuştuğumuz, olmayan yerler kavramıyla da ilişkilendirebiliriz. Sonra o manzaraların her biri bana bir duygu verdi; “ışık”, “denizin dalgaları”, “sis kuşları” ve “işleyen metal” olmak üzere dört farklı tema ortaya çıktı. Biraz açık uçlu kavramlar... Örneğin çok somutlaştırmak gerekirse, işleyen metal bana hareket halinde, sürekli inşa etmeye devam ettiğimiz şehri hatırlatıyor. Aslında soyut kalmaları bence daha iyi...

Bir de kendi içimizde sürekli yıkıp yeniden inşa ettiğimiz kendi benliğimiz var... Ve sanki bu sürekli dönüşen benlik algısı yaşadığımız kentlere kaos olarak yansıyor... Sence de çok mu hızlı değişiyor her şey?

Kesinlikle öyle; üstelik bir yandan da yeni bir bellek oluşturamıyoruz. Bu sefer sürekli geçmişe gidiyoruz ve eskide kalan yerleri, duyguları araştırıyoruz. Yeni formlar da iyi ve güzel olmadığından onlarla ilgili bir bellek oluşturma ihtiyacı ve zevki doğmuyor; sonuç olarak kalıcı olamıyorlar. Sonra onları da yıkıp yerine yine onlar gibi yozlaşmış başka şeyler yapıyoruz ve bu böylece gidiyor. Anlamsız bir tekrar yaşıyoruz...

Üstelik o tekrardan hiç ders almıyoruz. İlk mülteci kamplarının İkinci Dünya Savaşı’nda kurulduğunu söyledin; yıl 2018 oluyor ve biz hala aynı sorunlarla uğraşıyoruz...

Ve sanki çok iyi bir çözümmüş gibi o tekrara geri dönüyoruz.

bengu karaduman

Videonun altına yerleştirdiğin aynalar (Resim 4) dikkatimi çekti. Onlardan da söz edelim mi?

Desenlerden oluşan manzara, aynalar üzerinden farklı açılardan izlenebiliyor. Farklı bir kadraj oluşuyor. Manzaranın parçalarını görüyoruz. Bizim de dünyayı algılayışımız biraz böyle oldu. Bir bütün olsa da çok anlamlı değil ve hepsini bir anda hazmetmemiz mümkün değil. Olguların yalnızca bir parçasına değebiliyoruz ancak... Bu oldukça lirik bir video oldu. Her izleyicide farklı bir his yaratıyor ve bu bence çok güzel.

Söz konusu lirizm serginin bütününe de egemen. Analitik, akademik bir yaklaşımdan çok bir sanatçının tüm içtenliği ve çıplaklığıyla iç dünyasını ortaya koyduğu bir proje. Sergi nasıl, ne kadar sürede ortaya çıktı? Serginin küratörü Öykü (Özsoy) ile çalışma süreciniz nasıl gelişti?

Öykü’yle her zaman dirsek teması halindeyiz. 2015 yılında beni ziyaret etti ve bu işlerin tam başlangıcını gördü. Sonra katalog için birlikte çalışalım diye düşünürken doğal akış içinde serginin küratörü oldu. Çok organik bir şekilde gelişti...

Serginin yapım süreci de serginin kendisi gibi gelişmiş... Peki Milli Reasürans Sanat Galerisi ile yollarınız nasıl kesişti?

Sanatçı arkadaşım Nalan (Yırtmaç) tanıştırdı bizi.

Bu arada Ayvalık’ta hayat nasıl?

Gayet güzel. Hem bedensel sağlığıma, hem de ruhuma, zihnime iyi geldi. Çok daha güzel sebzeler var ve hava tertemiz. Konsantre olabiliyorum. Metrekareye düşen insan sayısı...

İstanbul’un en zorlayıcı özelliklerinden biri!

Hele çevrendeki insan enerjilerini fazlaca algılıyorsan... Burada ne kadar yorulduğumu içindeyken farketmiyordum. Günde elli ila yüz kişi ile karşılaşıyor olmanın bana uygun olmadığını, hatta doğal olmadığını gördüm.

Metropol yaşamı insan bünyesine uygun değil...

Duyumsama ve düşünme süreçlerine uygun değil. Tüm o kanalları tıkıyor.

bengu karaduman

Veri bombardımanı da yaratıcılığı sabote ediyor mu sence?

Herhangi bir veri girişi belli bir düzeyden yüksekse zihni dolduruyor. İnsanın aklından günde elli bin düşünce geçiyormuş; bunun yarısı gereksiz veriler, örneğin şehirde gezinirken gözümüze çarpan tabelalar olsa... Bu çok ciddi bir yük.

Meditasyon yapıyor musun?

Çizmek benim için bir meditasyon. Örneğin mültecilerle ilgili işim çok düşünsel; araştırma ve planlama içeriyor. Çizmek ise bambaşka; kalemi kağıdın üzerine koyup olacakları görmek müthiş sağaltıcı. Bedensel bir tarafı da var. Kağıt büyüdükçe beden hareketleri de büyüyor. Hem de müzik dinlerken yapabileceğin bir şey; bu çok güzel.

Bu sergiyi hazırlarken neler dinledin?

Klasik, elektronik, fado, türkü... Duygudurumuma göre değişiyor. Bir de çalışırken dizi izliyorum; özellikle video montajı yaparken. Sürekli izleyemiyorum ama duyuyorum...

Örneğin?

Penny Dreadful gibi dönem dizileri... Game of Thrones... CSI’ları da çok seviyorum. Bölümün sonunda gizem çözülünce bir rahatlama hissediyorum... Dramaturjinin getirdiği müzikal yükselme ve alçalmalar çok hoşuma gidiyor... Diyaloglar da çalışırken radyo tiyatrosu dinliyormuş hissi uyandırıyor.

Görseller:

Resim 1: Yerleşik Geçicilik
                  Video Enstalasyonu
                  Video Full HD 3& 2 boyutlu bilgisayar animasyonu
                Video Bengü Karaduman, Ses: Serdar Ataşer                
                 38’,04”, 2017
Resim 2: Yara İzi
                  Medya Enstalasyonu: 4 lcd ekranı & 4 rasberry pi
                  Video rotoskopi  animasyonu
                Video loopları: 16”, 28”, 20”, 18”  2017
Resim 3 : Huzursuz Manzara
                  Medya Enstalasyonu
                  Video & kırık aynalar
Video Full HD 3& 2 boyutlu bilgisayar animasyonu
                Video & Ses –vokal: Bengü Karaduman                
                 5’,17”, 2017
Resim 4: Kağıt üzerine mürekkep
                29,5x21 cm, 2016

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.