Düşüşü Kimse Görmedi

Yazar: Ali Şimşek

Gemiler yük taşıyor uzak diyarlara... Uzakta “yontulmuş” mermerleriyle uygar bir şehir duruyor. Koyunlar otluyor, çiftçi toprağı sürüyor. Keşfi muştalayan sınırsız ve mavi bir ufuk... Denize olta sallamış bir balıkçı... Her şey normal ve dingin... Hayat akışında. Balıkçının biraz ilerisinde bir ayak var... Belli belirsiz suyu kıpırtadan. Ne olabilir? Suya dalan bir başka dalgıç mı? Ekmeğinin peşinde bir yoksul olmasın?

Brueghel'in çığır açan kompozisyonu İkarus'un Düşüşene Eşlik Eden Manzaradan bu anlattıklarım. 16. yüzyılda müthiş ayrıntıcılığı ve gündelik hayatı resmetmesiyle sanatı başka bir yere sürükleyen usta Hollandalıdan bahsediyorum. “İkarus'un Düşüşü” belki de sanat tarihinde, resmin isminin resmi okumayı zorunlu kıldığı ilk tablolardan. Balmumu kanatlarıyla uçmanın heyecanını yaşayan o güzel mitolojik kahraman İkarus. Balmumu kanatlarıyla güneşe kanat açan maceracı çocuk. Güneşe her yaklaştığında eriyen balmumu kanatlar... Ve beklenen düşüş... Trajik düşüş.

Sanatta yüzlerce kez işlenen trajik İkarus, Brueghel'in resminde, o koskoca manzaranın içinde küçük bir ayrıntıdır sadece. Düşüşü kimse görmemiştir. Gemiler yük taşımaya devam etmiş, koyunlar otlamaya, toprak sürülmeye. Çünkü bir zaman gelecektir ki; çitlemeyle “koyunlar insanları yiyecek” kalanları ise kentlere akıp Charles Dickens'in kahramanlarına dönüşecektir.

Uzaktaki kenttekiler zaten göremezdi onun suya dalışını.Trajik bir ironiyi gösteriyordu ressam. Yeni çağın eşiğinde, “dünyanın büyüsünün bozulduğu” ticaretçi Hollanda'da İkarus'a yer yoktu... O başka bir dünyada kalmıştı. Hesap, pusula ve kasalara akan zenginlik. Gerçek bir ironi yapıyordu Brueghel, gayet bilinçli, ve de düşünceli...

İkarus eski bir dünyada kalmıştır artık. Melih Cevdet Anday'ın etkileyici bir şiirinde söylediği gibi:

İKAROS'UN ÖLÜMÜ

Doğum çoğuldur, ölüm tekil
Mumdandı aç tutkumun kanatları
Uçuyordum sevinç içinde.

Herkes işinde gücündeydi
Yok olmuş damlar ki unuttum.

Ve güneşin basamağından döndüm geri
Üfür üfürü uçardı yalnızlık
Zamansızlığın kanadı yalnızlık.

Hiç yıldız doğmadı ben gökte iken
Ne düşlediğimi unuttum.

Çift sürüyordu bir köylü iki büklüm
Kalkmak üzereydi ak bir gemi limandan
Denize düşeni kimse görmedi.

Herkes işinde gücündeydi
Ve acı çekmeği unuttum.

Belleğimde hâlâ gökyüzü dünya
Yüreğin yaban arısı yalnızlık
Yaşantısız daldı yalnızlık.

Tükenmiş tutkumun neşeli ağırlığı
Göksel erincimi unuttum.

Ölmeden bütün sabahlarımı unuttum
Denize düşeni kimse görmedi
Gökten indiğimi kimse görmedi.

Ak bir gemi kalkıyordu limandan
Görmediklerimi unuttum.

Bölünmemişti tarihsiz gün
Varlığın kanatsız adı yalnızlık
Sudan dışarda kalmış ayaktı yalnızlık.

Soyağacına tırmanmıştım putsuz tanrının
Ölümün dilini unuttum.

Düşüncem yavaş yavaş giriyordu varolana
Tam bir uygunluk yoktu aramızda
Saydam yağmur gibiydi canlandıran ölüm.

Herkes işinde gücündeydi
Olanı biteni unuttum.

Yaşadığıma inanılmaz benim
Masal kahramanı gibiyim
Kimse görmeden yittim gittim.

Koca İkarus görülmemiş ve duyulmamıştı, ticari kapitalizm boy verirken yağlıboyanın parlak yüzeyinde.  Evet herkes işinde gücündeydi.

Bir İspanya sömürgesiyken, tarihin ilk billurlaşmış kapitalist devleti boyveriyordu Hollanda'da... Kentler, loncalar, yerel yönetimler, profesyonelleşmiş milis (Rembrant, Gece Devriyesi), dünya denizlerinde fink atan eğitimli, protestan, özgüvenli burjuvalar. Kilise ve aristokrasinin “mavi kanlı” kibrinine karşı, kendi suretini yağlıboyanın parlaklığında, ışığın barok kıvrımında, portrelerin özgüveninde, dünyevi nesnelerin ışıltısında konaklayan yeni cesur dünya, burjuva. Köylülerin “ablak” grotesk suratlarında, neşe ve danslarında,  toprağın pütürlü sarısında, aristokrasinin geniş arazilerini düşleyerek kendi farklılığını koymaya çalışan hırslı yeni aktör. Bir bakış rejimi kuruyordu boyanın akışkan kıvrımları, ışık-gölgenin oynayan kıpırtısında burjuva. Kim bakıyor? Nereye bakıyor? Nasıl bakıyor? Hiçbir ağıt yoktur Brughel'in resminde. Manzarayı kutsayan, bundan haz alacak göze davet ve olumlama vardır aynı zamanda. Hiçbir kutsalın ipotek altına almadığı dünyevi manzara... Eski ve yeniyi bağlayan ince bir ironi vardır sadece... Geniş, sonsuz manzarasıyla bu yeni dünya imtiyazlandırılır. Ressama sipariş veren, tablolarını tuvarına asan yeni bir “göz” vardık artık.

İsa'nın, Pieta'nın, “cool” duruşlu “mesafeli” kralların, kraliçelerin, nedimelerin, prenslerin, kardinallerin bakışından daha farklı bir bakış geliyordu dünyaya... Ortada duran; üste özlemle, alta korkuyla bakan “orta”nın bakışı; yağlıboya tuvallerden sökün eden “orta” sınıfın bakışı...

Max Weber, moderniteyi tanımlarken “dünyanın büyüsünün bozulması” kavramını terennüm ediyordu. Mitler, efsaneler ve dini dünya parçalanıyor, sekülerleşiyordu. Marx'ın çarpıcı cümlesiyle: “katı olan her şey buharlaşıyor” geriye sadece bir “ayak” kalıyordu. İkarus'un topuğu! Ayak: Eski dünyanın atığı... Aşil'in topuğundan kalan... Lukacs'ın deyimiyle “tanrısını yitirmiş bir dünyanın epiği”. Kocamış Don Kişot'un yitirdiği, oynamaya çalıştığı evren...

İkarus tablosunda eksik olan bir değirmen sanki... Belki de uzakta görünen kentte dolu olan o büyük öğütücü. Değirmen; tarlanın, buğday ve arpanın ürüne “ekmeğe” dönüştüğü o “artık” evre; burjuvanın ilk mesleklerinden.

Ölümü Optiğe Çevirmek

Burjuvazinin “keşifçi” ve “biriktirici”” özgüveni koca bir Hollanda yağlı boya geleneğini dokumaya devam ediyordu. Tıpkı Hans Holbein'in hakkında çok konuşulan “Elçiler” tablosundaki vakarlı duruş gibi. İki elçinin gösterişli kıyafetleriyle yanyana dünyanın “seküler” nimetleriyle poz verişi gibi. Pusula, mandolin, keşfedilmiş, matematiksel küre, muhasebe defterleri, halılar... Öte dünyadan değil, bu dünyada “çalışılarak” edinilmiş zenginlik durur karşımızda. Kiliseye ve aristokrasiye dair tek bir imge göremezsiniz bu tabloda. Ne haç ne de kılıç... Bilimi arkasına almış ticaretin zaferidir bu; diplomasinin. Karşılıklı mübadelelerin, antlaşmaların, hukukun ve de hesaplamanın zaferi. Din sadece püriten bir içe çekilişle, bireyin gövdesine ve çileciliğine gömülüdür sadece: protestan! Daha fazla biriktir... Harcama!

Elçiler” tablosunda başka bir İkarus vardır aslında, sessizce kaybolan, eski dünyanın silik gölgelerine karışacak olan... Tablonun hemen altındaki biçimsiz şekil çok konuşulmuştur. Anamorfik bir hayalalet gibi dünyevi zenginliğin hemen tabanındadır; ayaklar altında. İzleyenin açısına göre konumlanan bir kurukafa boyutlanır. Zeminde ve ayaklar altındadır. Holbein çok eski bir geleneği yerleştirmiştir resme; ama başka bir optikle... Vanitas: Ölümü hatırla! Dünyevi nimetleri korkutucu bir kafatasıyla buluşturan ürpertici resim tarzı. Vanitas resimler dünyevi nimetlere, Hıristiyanca bir ölüm ekler. Her şey gelip geçicidir... Tanrının cehennemi ve cenneti dışında elbette.

Büyük Holbein işte tam da bunu devirmektedir; kurukafayı optik bir lunapark oyununa çevirerek. Kurukafaya, Hıristiyanca ölüme bakmak optik bir şakadır artık. İronidir... Kurukafaya, papazlara rağmen, neredeyse fotografik bir gerçekle zenginlik karşımızda durur; bütün parlaklığıyla... Bir İran halısının desenleri kadar gerçek ve dünyevi.

Holbein, Brughel'in kimsenin faarketmediği İkarus'un topuğu gibi yeni bir anlayışı ve “gözü” muştular...

Ölümü çok da hatırlama!

Görsel 1: Pieter Bruegel de Oude - De val van Icarus
Görsel 2: Holbein - Ambassadors - 1024x1009

Yazar Hakkında

avatar
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Va

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.