Melike Kılıç ile Terra Tenebris Sergisi Üzerine

melike kilic terra tenebris

Röportaj: İpek Yeğinsü

Melike Kılıç’ın BLOK art space’te gerçekleşen kişisel sergisi “Terra Tenebris”, bizi doğanın hüküm sürdüğü, bambaşka ama tanıdık bir dünyaya götürüyor. İzleyiciyi çocukluğunun masal kitapları arasında neşe içinde dolaştırırken karanlık, kötücül yanlarıyla da yüzleştiriyor. Sanatçı ile insan olmaya dair hemen her şeyi konuştuğumuz, dopdolu bir söyleşi yaptık.

Serginin çıkış noktasından söz edebilir misin?

Uzun zamandır dünyada olup biten kötülükleri ve insan doğasını ters yüz edebileceğim hikayeler kurguluyorum. Bir nevi kendi üzerimden insan olma hallerini anlatıyorum. Aslında yapay bir evren yaratıyorum; ama görmediğimiz şeylere inanmaya meyilliyiz. Daha lise yıllarından başlayarak “başkalarının görmesine gerek yok; benim için var” dedim ve üretmeye, o evreni büyütmeye devam ettim. Bu serginin çıkış noktası da yine BLOK art space’te gerçekleşen “Botanik Üzerine” sergisi; orada beş tane büyülü bitki yapmıştım. O beş iş, diğer işleri aniden tetikledi. Sergiye dört ay gibi kısa sayılabilecek bir sürede hazırlandım.

Doğaya, simyaya ve masallara ilgin nasıl gelişti?

Masal sembolizmine eskiden beri ilgi duyuyorum. O ilgi doğaya, sonra da simyaya yöneldi. İnsanlık tarih boyunca mistik öğretiler üzerinden doğa ile iletişim kurmuş. Büyü de bir sembol; insan o dili kullanarak kendini var eden şeyleri araştırmış. Bir de ezoterizmle ilgilenmeye başladığımdan beri sembolleri her yerde fark etmeye başladım. Doğu masallarıyla Batı simyasının sembollerinin aynı olduğunu gördüm. Zaten işlerimde hem Doğu, hem Batı var. Kendimi tüm dünyaya ait hissediyorum; Aztek kalıntıları da, Çin Seddi de benimmiş gibi geliyor. Sınırların olmaması gerektiğine inanıyorum.

melike kilic terra tenebris

Doğa da insanlığın sınırlar ötesi, ortak mirası. “Terra Tenebris” bize buna dair bir şeyler söylüyor mu?

“Terra” Latince’de “yeryüzü” demek ve dünyaya özgü bir isim. Başka gezegenlere mercek tuttuğumu söylesem de dünyayla ilgili bir düşünceye işaret ediyorum. İnsanın egosu, yıkım tutkusu, sanal sayılarla tatmin olması karşısında doğanın egemen olduğu bir dünya yarattım. İşlerimde sık sık dünyanın gidişatını düşünüyorum. Bundan 300 yıl sonra ne olacak? Buzullar eriyince ne olacak? Belki hamamböceği gibi dayanıklı bir canlı olan insan bundan iki yüz milyon yıl sonra yeni bir evrim ile yaşamaya devam edecek. Belki başka bir gezegende, hatta başka bir boyutta olacağız...

Dünya ile de yetineceğimizi sanmıyorum. Obama maden çıkarılacak gezegenlerde faaliyet gösterecek şirketleri bağlayan bir yasa çıkarmış... Kapitalizm uzaya bizden önce gitmiş...

Bu söylediğin çok ilginç. İşlerimde rüyalarımın da etkisi oluyor ve yakın zamanda rüyamda kendimi astronot kıyafetleri içinde gördüm. Saf altından bir maden gezegenindeydim. Başka bir astronotla karşılaşıyordum ve raylı araçlarla maden çıkarıyordu. Sergideki işlerimde de altını sembolik olarak kullanıyorum; insanın altına olan sevdasına işaret ediyorum. Bu gezegeni keşfetseler belki onu da kazıp mahvedecekler. Bilim-kurgu filmlerinde anlatılan o kötü uzaylılar aslında biziz. Ama birbirimizi yemeyi bırakıp bilime yatırım yapamadığımız, uzayda koloniler kuramadığımız için diğer gezegenler şimdilik güvende!

melike kilic terra tenebris

İnsan ve doğa ilişkisinin geleceğini nasıl görüyorsun?

İnsan eninde sonunda doğaya dönecek. Belli sistemleri ve devletleri güçlendirmek, zenginleri daha da zenginleştirmek için insanları kentlere götürdüler, binalara hapsettiler. Böyle devam ederse doğa kalmayacak. İstanbul bunun en güzel örneği. Bence “İstanbul’un taşı, toprağı altın” sözü de yanlış anlaşıldı. Eskiden burada çok iyi ustalar, zanaatkarlar vardı ve “oraya gittiğinde mutlaka bir şeyler öğrenirsin; bir mesleğin, altın bir bileziğin olur” anlamında söylenmiş bir sözdü. Şimdi ise yalnızca beton kaldı.

İşlerin çok katmanlı anlatılar içermekle birlikte, o ağaçlar ve bitkilerin her birini bir birey, bir karakter gibi de algıladım (Resim 1). Bir nevi fabl... Mekana özgü yapıtlar da hepsini birleştiriyor ve bizi içine girip eylemde bulunmaya, boşlukları doldurmaya davet eden bir alan yaratıyor...

Çalışmalarımın hepsi birbiriyle ilintili olduğundan bu öğeleri hikayenin sözcükleri olarak görebiliriz. Masaldan ziyade hikaye anlatıyorum; masalın gidişatı daha didaktik oluyor. Buradaki dil ise izleyicinin çıkarımlarına açık. Bir yanı tekinsiz, bir yanı davetkar; tıpkı iyi ve kötü gibi. Serginin metinsiz okunabilmesi ve her kimliğin onunla bağ kurabilmesi de hoşuma gidiyor. Öte yandan izleyiciler sergi mekanına girdiğinde bir oyun, animasyon, gösteri izliyormuş gibi işlerin içine çekilsinler istiyorum.

melike kilic terra tenebris

Gösteri demişken, her bir iş kendi içinde bir sahne kurgusu barındırıyor...

Tiyatro, beni besleyen bir kavram. Lise yıllarımda Shakespeare ve Schiller’in oyunlarını okuyordum; fark ettim ki, o dönemlerde oyunlara konu olan iktidar-ezilen ilişkileri, çekişmeler ve trajediler günümüzde de aynen devam ediyor. Örneğin Schiller’in “Haydutlar” oyunundan çok etkilenmişimdir. Hırsız bir kardeşin diğer kardeşin mal varlığını, hatta sevdiği kadını çalmasını anlatır. Diğer kardeş ormana kaçıp mücadelesini orada sürdürür. Bence günümüzde ormana, doğaya kaçanlar sembolik ‘haydutlar’; haklarını gaspeden kötü kardeşlere karşı mücadele verenler. Kısacası insan doğası değişmiyor; tarih okurken hiçbir zaman uzak bir tarihe bakıyormuşum gibi hissetmiyorum.

Üretim sürecin sezgisel mi?

Tamamen. Ama zaten sezgisel dediğimiz, zihnimizin biz farkına varmadan işlediği, birleştirdiği bilgiler bütünü. Duvar yerleştirmeleri de böyle ortaya çıktı (Resim 2); mekanla ilişkiyi onun üzerinden kurdum ve diğer işler sonra asıldı. Rastlantılar da önemli. Mesela işlerimden biri, kendime ayırdığım beyaz, kağıt bir adacığın gri fonlu tuvallerden birinin önünde durmasıyla ortaya çıktı. Yaşadığım deneyim süreç sanatı gibi ve akla Dada’yı getiriyor.

melike kilic terra tenebris

Üç boyutlu, ‘heykelimsi’ işlerin hakkında neler söylersin?

Yine denemeler yapıyordum. Katmanları birleştirdiğimde ayakta durduklarını gördüm (Resim 2-3). Aralarını daha da açtım ve derinlik elde ettim. Küçülüp içlerine girebilmek isteyen izleyiciler bile oldu!

Peki, Kraft Serisi?

Diğerlerine göre daha kişisel bir seri (Resim 3). Ama onu da farkında olmadan ilgilendiğim konulara bağlamışım. Örneğin işlerden birinin adı “Işığını Korumak”; ezoterizmde önemli bir kavram.

Bu kez çok farklı malzemeleri bir arada kullanıyorsun...

Sergi bu açıdan da biraz ‘simya’ gibi oldu. Epoksiyi kağıtla birlikte kullandım örneğin (Resim 4-5). Kağıdın doğasıyla oynadım ve kırılgan karakteri, epoksi sayesinde korunaklı bir hale geldi.

Kendini bu şekilde ifade etmenin senin için sağaltıcı bir yanı da olsa gerek...

Kesinlikle. Bir yandan yazı da yazıyorum. Bunları yapamayınca iyi hissetmiyorum.

Sanatın adına en büyük hayalin?

İyi bir oyun yazmak ve onu sahneye koymak; dekorunu, kostümlerini yapmak. Atölyede tek başıma olmak yerine başkalarını da kolektif bir sürece dahil ederek üretmek.

Görsel 1: Terra Tenebris sergisinden, "Bir ağaca yaslanmadan dinlenemiyorum"
Görsel 2: Terra Tenebris sergisinden bir görünüm
Görsel 3: Terra Tenebris sergiden görünüm heykelsi işler, gri işler, Kraft serisi 
Görsel 4: Terra Tenebris epoksi - kağıt işlerden görünüm
Görsel 5: Terra Tenebris epoksi - kağıt işlerden detay

 

 

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.