Ich Bin Maller: Özdemir Altan

Röportaj: Özgenur Geris

ozdemir altan

Modern, Avangart, Pop Art ve özellikle Postmodern gibi kavramları Türkiye’de ilk sorgulayan kişilerden biri olan Özdemir Altan, kendine özgü dünyasıyla Türkiye’de çağdaş sanatın gelişimine katkı sağlayarak kendi kuşağını ve kendinden sonraki pek çok sanatçıyı da etkiledi.

Sanatçı kimliği dışında akademisyenlik kimliğiyle de tanıdığımız Özdemir Altan ile atölyesinde sanat pratiği hakkında sohbet ettik.

Kayseri Halk Evi’nin penceresinden Van Gogh gibi peyzajlar; içerde ise Cezanne gibi natürmortlar yapmaya başladım

1.Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Hangi tarafından bahsedeyim Sanatla ilgili bölümü anlatayım. Çocukluğumdan beri resime ilgi duyuyordum. 15 -16 yaşındayken akademiye asistan olacağım, diyordum ve sonra oldu. Çok büyük bir şans evvelden Halk Evleri vardı. Buralarda sanat kursları vardı. Babam Demiryolu müfettişiydi. Kayseri Halk Evi’nde büyük şans eseri Halit Doral isminde bir ressamla karşılaşmış oldum ve bana hoca oldu. Halit Doral akademi mezunudur ve Kayseri’de aynı zamanda müze müdürüydü. Ben de ona yardım ederdim. Beni çocuğu gibi severdi. Akademiden önce resim eğitimi aldım. Hem Halit Doral ile karşılaşmam akademiye gitmeden bir akademi mezunu kadar resmim vardı, bu çok büyük bir şans. İkinci bir şans ise Zeki Faik İzer’in öğrencisi olmamdır. Halit Doral, Zeki Faik İzer’in öğrencisi olmamı söylemişti yani o önerdi. Bunlar benim için çok büyük şanslardı; çünkü formasyonunuz baştan tutarlı ise bu işler iyi olur. Kayseri Halk Evi’nin penceresinden Van Gogh gibi peyzajlar; içerde ise Cezanne gibi natürmortlar yapmaya başladım. Zeki Faik İzer bence Türk Sanatı’nın gelmiş geçmiş en büyük sanatçısıdır. Örneğin Yeniler Grubu olarak tanımlanan, Paris’e eğitim almaya giden sanatçılarımız hiçbir şey yapamadılar. O dönemde Paris’te 50.000 ressam var.  Onlar da araya sıkışabilirlerdi; ancak ilk formasyon zayıftı. Türkiye’de müze yok, sanat nerede öğrenilir? Örneklerden öğrenilir. Müze yoksa, iyi bir hoca kitaplardan bir müze gezer gibi öğrencilerine anlatır. Öyle ya siz Shakesper okumadan nasıl yazar olabilirsiniz? Tolstoy’u okumadan nasıl olabilirsiniz? Resimde onun gibidir.

Akademiyi başarılı bir şekilde bitirdim. Daha sonra da asistan oldum. Sonra akademisyenlik de bitti. Atölyemde çalışıyorum. Son zamanlarda pek verimli değilim. Konu problemim yok. Sekiz dönemim var ve hepsi de kendiliğinden oluverdi. Acaba ne yapsam diye bir sorun yaşamadım. Picasso’nun bir lafı var: “ Ben aramam, bulurum.”  der. Aslında bu söz hepimiz için geçerlidir. “Makinenin güzelliği” konusu üzerinde son zamanlarda düşünüyorum. Bizim yaratıcılığımızın bir sınırı vardır; ancak rastlantının bir sınırı yoktur. Makineleri bir sanat eseri izler gibi izliyorum. Bunu ilk yapanlar Fütüristlerdir. Ama onların bahsettikleri yarış arabası gibi şeylerdi. Bir şeylerin kokusunu almışlardı : makinenin egemenliği ve makine bence heykelin yerini de aldı. Kanımca heykeltıraşlar boşuna uğraşıyor ve bunu uluslararası piyasada duyurup yayınlamak gerekiyor. Ancak yaşla birlikte verimsizleşmeye başladım ve bunu yapmaya da üşeniyorum.

2. “Kolaj Dönemi”nizde sizi fazla “Batılı” bulup eleştirmişlerdi.

Bu benim için çok büyük bir iltifat ; yani bana kötü değilim demek istiyorlar. Bu sözü Türk resminin kötü olduğu bir dönemde söylüyorlardı. Şimdi iyi gençler var. Bu lafı bana dedikleri zaman sevinmiştim.  Çünkü dünya standartlarında olduğunu gösterir. Son 50 yıldır yaşayan sanatçıların çalışmalarına baktığımız zaman (tanımadığımız sanatçılar) milliyetlerini anlamaya imkan yoktur. Rönesans Dönemine baktığımız zaman Alman Resmi ‘de Flaman Resmi de birbirinden farklıydı. Karakteristik farklılıklar vardı. 19. Yüzyılın sonu ile 20. Yüzyılın başından itibaren durum farklılaştı. Tabi ki insan büyüdüğü yerden etkileniyor. Ancak Türk Resmi, Fransız Resmi diye bir şey yok artık, bitti. Referans ben de çok az.

ozdemir altan

Küçükken annem bana “fakirler babası” derdi

3. Sanatınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Benim birbirinden çok farklı dönemlerim var. Ancak espas, ışık ve renk mantığını ben Türk resmine getirdim. Bundan 20 sene öncesine baktığınız zaman kapkara bir Türk Resmi vardı. Sanatçılar renkten korkuyorlardı. Rengi sevmem de Zeki Faik İzer’in etkisi oldu. Çünkü Türk Resmi’nde tek “renkçi” Zeki Faik’ti. Eğer sanatçı olmasaydım ya arkeolog ya orkestra şefi ya da bahçıvan olurdum. Çünkü doğayı çok seviyorum ve bu da renk kullanmamı tetikliyor. Küçükken annem bana “fakirler babası” derdi. Dışarda bulduğum fakir insanları eve getirirdim. İnsanları çok sevmem de resmimi etkiledi.

 

4. Sanat pratiği olarak kendinize yakın gördüğünüz sanatçı ya da sanatçılar var mı?

Türkiye’de çok sayıda sanatçı etkilediğimi biliyorum, tabi ki sanat etkisiz olamaz. Bundan seneler önce Yahşi Baraz : “Türk Resmi’nin yarısı sizin etkinizde.” Demişti. Işık , renk ve espasın Türk Resmi’ne girmesi çok büyük bir katkı. Yaşayan sanatçılar bile farklı elemanlar kullanmaya başladılar. “Yapıtın bütünlüğü” diye bir ezber vardı ve bunu yıktık. Tabi ki önemli olan farklı strüktürlerin bir araya gelmesi. Türk Resmi’ndeki değişimi derinlikli olarak yazacak bir küratör, sanat yazarı yok. Ama bu da doğal. Çünkü bu insanların kapasitesizliğinden değil; müze yok. Bir sanat tarihçisi nerede yetişecek ?

Sanat birbirinden farklı yapı, kavram, köken ve mantıkların bir araya gelişi ile oluşur

5. 1990’lardaki bir röportajınızda “Yüzeyi tıkamak ve yapışık sanat”tan bahsediyorsunuz. Bu kavramlarla neyi anlatmaya çalışıyorsunuz?

Sanat birbirinden farklı yapı, kavram, köken ve mantıkların bir araya gelişi ile oluşur. Bunu bana Türkiye söyletti : Türk Resmi’nin yüzeyselliği, tıkanıklığı, nefes almaması. Bazen şunu düşünüyorum; formasyonumu yurtdışında alsaydım, orada yaşasaydım acaba bu keşfettiklerimi keşfedebilir miydim? Bu söylediğim bir tepki. Bu tepki dolayısıyla Türk Resmi’nin yapışıklığını, yüzeyselliğini, tıkalı oluşunu, espastan yoksun oluşunu sloganlar haline getirdim ve mizah konusu yaptım. Örneğin Alaatin Aksoy o zaman daha öğrenci, odama  girecek O’na : “Parolayı söyle.” Dedim. O da “Türk Resmi yapışık.”dedi. Ben de “Peki, geçebilirsin.” Deyip odama girdi. Benim öğrencilerimin çok güzel bir özelliği var: “ilerici, yurtsever, insancıl, okuyan…”

6. “Ben artık resmin kendisini kurmasını izlemekteyim.” Sözü ile de neyi anlatmaya çalışıyorsunuz?

Birbirine yabancı unsurları bir araya getirince resim kendi kendini yapıyor. Belirli düzeye gelince resmi serbest bırakıyorum, denetlemiyorum, proje ile başlamıyorum. Resmin ne istediğini anlamaya çalışıyorum. Aslında bu yaptığım şey sanat tarihinde bir ilk: sanatçı karar vermiyor. Resim kendi kendine oluyor. Harita üzerine yaptığım resimlerimde birden fazla profesyonel ya da amatör kişi birbirinin ne yaptığını bilmeden bir şeyler yapıyor ve ben de bunları bir araya getiriyorum. Örneğin Fevzi Karakoç, Zahit Büyükişleyen, Gürbüz Doğan, üst kat komşumun çocuğu, torunum, bazı galericiler bir şeyler yapıyorlar. Ben karar vermeden onların yaptıklarını haritadaki yerlerine koyarak bir araya getirdim ve bu dünya sanat tarihinde bir ilktir; çünkü normalde sanatçı sanatında yapılacak olan her şeye kendi karar verir.

ozdemir altan

Akademik demek; kurallara bağlı, ezbere dayalı, yaratıcı değil demektir

7. Akademi muhafazakarlığını “Boyalı desen” olarak tanımlıyorsunuz ve kolaja yöneliyorsunuz. Bu döneminizden bahsedebilir misiniz?

Geçen gün bir sanatçı yarışmaya resim gönderecekti ve bana gösterdi resmini. Hemen O’na : “kendini taklit ediyorsun.” Dedim. Normalde resimleri çok iyidir.  Akademik demek; kurallara bağlı, ezbere dayalı, yaratıcı değil demektir. Aynı zamanda bu 19. Yüzyılda bir sanat hareketidir. Öğreti resmi zaman zaman yaratıcılığı kısıtlıyor. Eğer iyi bir hocaya denk gelmişseniz böyle bir tehlike yoktur, sizi uyaracaktır.  

8. Soyağaçları Serisi’nde “Ich bin maller” (Almanca ben ressamım) yazıyor. Bunun sebebi nedir?

Vocabulary zenginliği bu. Geometrik var, organik parça var, figüratif var, portre var, soyut var, somut var, sulu sepken boya var. İşte yazı da var. Benim resimlerimde vocabulary zenginliği olarak yazı da var. Kocaman imzalar atıyorum. Bu resmin bir parçası. Neden Almanca diye soruyorlar ; çünkü en bilmediğim dil de ondan diyorum.

9. 1968’de yaptığınız Avni Lifij Sergisi’nde Türkiye’de ilk defa küratör eylemini  gerçekleştiriyorsunuz. Türkiye’de nasıl tepkiler oldu ve küratör kavramının ne olduğunu bilen var mıydı?

Resim Heykel Müzesi’nde bir eserini görünce çok beğendim ve daha başka güzel eserleri olabileceğini düşündüm ve Avni Lifij’in bir sergisini yapmaya karar verdim.  Bu dönemde Akademi’de asistandım. Evine gittim ve eşiyle tanıştım. Benden önce bir ressamda sergi yapacağım deyip eserlerini ve özel eşyalarını çalmış. Ama bana eşi güvendi ve Lifij’in sergisini yaptık. Daha sonra Cemal Tollu, Bedri Rahmi, Mahmut Cuda gibi isimlerin sergilerini yaptım. Türkiye’de bu yüzden ilk küratör benim. Çok fazla sergi açılmazdı; devlet sergileri açılırdı ya da grup sergileri. Bir sanatçı kişisel sergi açacağı zaman da kendisi açardı.

Son zamanlarda: “Bunlardan nasıl ayrılacağım?” diye düşünmeye başladım

10.Özdemir Altan atölyede bir gününü nasıl geçiriyor?

Bu aralar verimsizim, atölyede resimlerimi izliyorum. Son zamanlarda: “Bunlardan nasıl ayrılacağım?” diye düşünmeye başladım.  İçime bir tatsızlık çökmeye başladı. Kedilerle haşır neşirim. Eski resimlerimi izlerken bazen düzeltmeler yapıyorum. Çalışırken göremiyorsun bazı şeyleri ve sonradan düzeltmeler yapıyorum.

Yazar Hakkında

avatar
Müzik, Sinema, Tiyatro, Güncel Sanat, Kitap ve Keşif ana başlıkları altında okuyucular, güncel kültür sanat haberlerini takip ederken, yapılan röportajları keyifle okuyor...

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.