Resimli Adam, Resimsiz Sergi

t

Yazar: Ece Göymen

Uzun ömrü boyunca teknolojik gereçleri hayatına sokmadan yaşayan efsanevi bilimkurgu yazarı Ray Bradbury’nin Resimli Adam adlı kitabını kimi okurlar hatırlayacaktır. Kitabın kahramanı, Resimli Adam’ın bedeni deri-resimlerle bezelidir. Dövmelerine bakınca resimde konu edinen hikayenin içinden geçebilir, karakterleri görebilir, seslerini duyabiliriz. Bu interaktif deri-resimlerin hepsi, insanoğlunun teknolojiyle nasıl didiştiğini anlatır ve yazar yepyeni teknolojik buluşlarla örüntülediği bu hikayeleri büyük bir karanlıkla sonlandırır. Ancak bu teknolojik fanteziler o kadar çarpıcıdır ki okur olarak bu buluşlara kapılır, yazarın öngördüğü distopik sonlardan endişe duymayız. Tıpkı Resimli Adam’da yer alan “yeni ev modeli” gibi. Öyküde bir evden bahsedilir: Mutlu-Yaşam-Evi...

Ses ve koku yalıtımlı bu ev, ailedeki çocukların temel bakım ihtiyaçlarını giderir, sahibine yaşamı kolaylaştırır, aynı zamanda çocukların hayal güçlerini serbest bırakabilecekleri, boş duvarında tüm zihinsel kombinasyonları gerçekleştirebilecekleri bir çocuk odası barındırır. Boyutsal reaksiyonlar, süper-duyarlı zihinsel filmler, ses ve koku yayıcılardan oluşan bu odaya girdiğinizde ise Afrika bozkırındaki güneşi ensenizde hissedip, size doğru koşan aslanları izlerken, yerdeki sıcak çim kokusunu içinize çekebilirsiniz. Ya da kapıyı açıp, Alice’in harikalar diyarına bir göz atabilirsiniz. Böyle bir eviniz, böyle bir odanız olsa...

Siz nereye gitmek isterdiniz? Bu odanın yarattığı gerçekliğe kendinizi teslim eder miydiniz? Yoksa böyle bir odanın hiç var olmayacağını mı düşünüyorsunuz?

Bu odanın olma ihtimali size çok uzak gelecekten geliyorsa önemli bir haberim var:

Böyle bir gelecek...

Gelecek’ti, geldi.

İçine girince, hayal ettiğinizi duyumsadığımız böyle bir oda henüz yok, ancak günbegün yaklaştığımız geleceği, sanatın en yeni haliyle çok önemli bir sergi var ve bu sergiyi ziyaret ettikten sonra, 1951’de Bradbury’nin kitabında bahsettiği bu oda ya da bakınca duyumsayabileceğiniz deri-resimler size hiç de uzak gelmeyecek.

Dalgalar” adlı resimsiz bu sergi Çukurcuma’da yer alan Blok Art Projects’te 15 Ocak’ta açıldı. 11 genç sanatçı bilim ve teknolojinin sanatla kesiştiği yerde büyük bir deneyim alanı yarattılar, ve bu deneyim alanında 28 Şubat’a kadar sizi bekliyorlar.

Sergide yer alan sanatçılar Alp Çoksoyluer, Alper Derinboğaz, Refik Anadol, Buşra Tunç, Ayşe Gül Süter, Candaş Şişman, Deniz Kader, Erdal İnci, Korhan Erel, Osman Koç ve Ozan Türkkan’ın işlerinin hepsi İstanbul’daki sanat galerilerinde çok görmeye alışık olmadığımız, yeni medya sanatının üretim yolları kullanılarak oluşturuldu. Bu resimsiz sergide eserlerin izleyicisi değil, bizzat kullanıcısısınız. Çünkü eserleri görmekle kalmayıp, dokunup, değiştirip, hatta oluşturabiliyorsunuz.

1960lara dayanan tarihiyle yeni medya sanatının özellikle teknolojiyle üretilen İstanbul’daki geçmişi en erken yirmi yıl öncesine tarihlenebiliyor. Bu kısa süreye rağmen İstanbul, yeni medyanın uluslararası platformlarında festivallere katılmış, ödüller almış, koleksiyonlara girmiş ve alanının en yetkin isimleri haline gelmiş bu genç sanatçılara durak olmuş.

y

İçerikleri, teknikleri ve önerileri ile en yeniden hatta “yarın”dan beslenen Dalgalar sergisindeki yapıtlar geleneksel sanat izleyicisi tarafından sanatta nasıl konumlandırılacak bilinmez ama, yine de sergiye adım atan herkese gelecekte sanatın nerede yer alacağını sorgulatacağı çok açık.

Aynı zamanda felsefe, siyaset, sosyoloji, fizik, teknoloji ve sanat disiplinlerinden araştırmacıların konuşmalarına katılabilirsiniz. Program ayrıntılarını http://waves-waves.com/program/adresinden bulabilirsiniz.

İstanbul sanat ortamına bambaşka bir sergi deneyimi yaşatıp, büyük ilgi uyandıran bu serginin küratörü, akademisyen ve yeni medya kuramcısı Ebru Yetişkin.

Resimsiz bu sergiyi daha iyi anlamak istedik ve Ebru Yetişkin’le “Dalgalar”ı, serginin izleyici/kullanıcı ile nasıl temas ettiğini, yeni medya kültürü ve sanatı üzerine bir söyleşi yaptık:

2013 yılında Açıkekran Yeni Medya Sanatları Galerisinde “Kakofoni: Yeni Medya, Yeni Toplumsal İlişkiler” adlı bir sergi gerçekleştirdiniz. Bu serginin devamı olarak da “Dalgalar” geldi. Ardından “Bulaşan Bedenler” gelecek. Bu üçlemeye biraz değinebilir miyiz?

Tüm bunlar, güncel toplumsal dönüşümün nasıl gerçekleştiğini kavramaya yönelik bir araştırmanın parçacıkları. “Kakofoni”, Antik Yunanca’da kakos, “kötü” ve phone, “ses” sözcüklerinin birleşiminden oluşuyor. Sergide günümüz dünyasında bedenlerimizin ve zihinlerimizin hem sürekli maruz kaldığı, hem de yeniden ürettiği gürültünün ve aşırılığın siyasi, ekonomik ve psikolojik tahakküm işlevine odaklandık. Farklı kanallardan gelen ve üst üste yığınlar oluşturan sesler, trafik, iş yoğunluğu, mesajlar, polemikler, gündemler, enformasyon bombardımanı kakofonik katmanları oluşturuyor bugün. Bu aynı zamanda, örneğin, nöronların maruz kaldığı bir şiddet. Şiddete maruz kalanlar, tekrar koşuluyla bir yandan da şiddetin nasıl uygulandığını etkileşim ve deneyim yoluyla öğreniyor; kakofonik katmanların altında yıpranarak giderek işlevini yitirmeye başlıyor. Yaşamı sürdürebilmek için mevcut olana şikayet ederek, söylenerek ya da eleştirerek ancak ayak uydurmaya çalışılıyor. Bugün hatta tam da bu norm ve normal sayılıyor. Ancak aynı zamanda bahsettiğim bu gürültü ve aşırılıktan kurtulmaya çalışılıyor, ilişkiler giderek yüzeyselleşiyor ve tüm bunların sonucunda “bitkinlik”, tasarlanan bir toplumsal yönetim aracı haline geliyor. Harcanan ve tüketilen onca enerjiye, zamana ve emeğe rağmen “atık” haline gelmemeye çalışan bedenlerin ve zihinlerin sınırlı kaynakları, başka bir dünyanın yaratılabilme arzusunun ve inancının önünde bir erişim engeli açığa çıkarıyor. Bu yüzden bugün hala miyadı dolmuş kavramlar ve tartışmalar içindeyiz. Bundan özgürleşmenin yollarını icat etmeye çalışıyoruz. Burada aynı zamanda bastırılmış temel duyguların yerinden edilerek akışlar oluşturması ve yoğunluğun belirli bir yere ve ana odaklanmasıyla açığa çıkarılıveren geçici bir boş alanda ise sermaye geçitlerinin oluşturulması mümkün olabiliyor. Mesela bir anda bir siyasetçinin ahmakça bulunan bir beyanat vermesiyle, öfke gibi duygular manipüle edilerek polemiğe, klişe ve basmakalıp argümanlara, spekülasyona neden olan tartışmalar yaşanıyor. Kendi içimizde yaşadığımız iç çelişkiler de cabası... Böylelikle kakofonik bir toplumsal yaşamın ücretsiz işgücü olunuyor ve hakim olanın otoritesini muhafaza etmeye yarayan aracılar haline geliniyor. Bu beyanatla zihinler ve bedenler mayınlanıyor, sistem hackleniyor, nöronlar hedef alınıyor ve bu güncel yönetim zihniyeti, günümüz küresel şirketleri ve siyasi güçleri tarafından ustalıkla kullanılıyor. Biz de sosyologlar olarak, güncel sanatçılar ve araştırmacılar olarak, bu yönetim zihniyetini kavramak, bunu ifade etme yolları keşfederek gücü kendimize mal ederek bunu tersine çevirmek, kıvırmak ve eğmekle uğraşıyoruz işte. İşte bu çalışmaların tümü bu meseleyle alakalı. Kültür sanat yoluyla bu durumu başka bir şeye dönüştürebilmek acaba mümkün mü? Bu da sorulardan bir tanesiydi, bizim amacımız tabii ki de bir makro devrim değil. Mikro-mutasyonlar... Küçücük de olsa bir alanı ve anı geçici ittifak ve dağılmalar yoluyla acaba dönüştürebilecek miyiz? Ona atfedilmiş işlevi geçici de olsa yerinden edebilecek miyiz? .. ve başka bir şeyin de mümkün olabileceğine dair olan tahayyül gücünü tetikleyebilecek ve bunu paylaşarak çoğaltma yollarını icat edebilecek miyiz? Kakofoni, Dalgalar ve Bulaşan Bedenlerle.... Yani bu açıdan Kakofoni’deki tartışmaların doğal uzantısı Dalgalar. Bir sorumluluk etiği ya da bir yozlaşma eleştirisi önermek yerine yaptığımız ve yapmadığımız her küçücük şeyin nasıl da bir dönüşüme ve mutasyona yol açtığını vurgulamak istedim. Dalgalar bizim, hepimizin bir frekans olduğumuz düşüncesinden de hareket ediyor. İlk önce kendi kendine kakofoniden çıkman ve onu kendine mal ederek başka bir güce çevirmen gerekiyor, kendi kendine çevirdiğin takdirde başkasına kendiliğinden yaptığın herhangi bir üretimle birlikte zaten aktarmaya başlıyorsun, Bulaşan Bedenler’e de buradan geleceğiz.

y

Yaptığınız sosyolojik araştırmanın, bu önermelerin yeni medya sanatıyla ifade edilmesi neden gerekli? Araştırma konularınız, sunduğunuz işler, sergiler hep yeni medyayla ve etkileşim kavramı üzerinde üretiliyor. Bilim, teknoloji derken sanat bunun neresinde duruyor? Bu işleri sanat kılan en önemli kriter deneyim sunması mı?

Aslında “yeni medya” çok da sorunlu ve bugün kaçındığımız bir kavram. Bu, güncel olanın ta kendisi. Bugün güncel toplumsal dönüşümün nasıl gerçekleştiğini, disiplinlerin sınırlarını aşan bir yaklaşımla incelemek gerekiyor. Bilim, sanat ve teknoloji kesişmeleriyle örtüşen bir sergi olması şu açıdan da gerekiyordu. Sanatı sanat yapan

büyüleyiciliktir, o büyüleyiciliği elimizden aldı sanki çağdaş sanat. O büyüleyici olan ya da sanatta başka bir şey mümkün dedirten ya da acaba dedirten, soru sorduran, yeniden arzuyu tetikleyen bir şeylere yeniden inanmayı sağlayan ve umut veren ya da güzelce yaşadığın şeyi bir başkasının da yaşadığını hissettiren, geçirebilen büyüleyiciliği...Sanatın en önemli tarafı bu bence.

Çağdaş sanatın içinde hem formların tekrarlanmasından dolayı, kavramların işgalinden dolayı ve sanatçıların belki de -tabii ki de keşfediyorlar ama- merak etme yollarını çoğaltmamasından kaynaklanıyor. Ben bu sergide buna çok dikkat ettim. Çünkü ben yıllardır yeni medya sanatları nedir, yeni medya kültürünün yayılması nasıl mümkün olabilir, buna nasıl aracılık edilebilir üzerine çalışmalar yapıyorum ve gördüm ki bir yere kadar... Katılımcılık, açık kaynak kültürü, etkileşim, performatif, başka bir deneyim alanı yaratmak desem ki anladım ki bunu bir deneyim olarak öncelikle yaşatmak gerekiyor. Aslında esas olan tek şey var: O da eylem. Başka hiçbir şey yok. Eylem. Başka olanı yaratmaya dair birşey yapıyor musun? Yapmıyor musun? Maker hareketi ve do-it-yourself dediğimiz bir kafa bu.

‘Dalgalar’ bilim, sanat ve teknoloji kesişmelerinden yola çıkan bir sergi. Sergileme teknikleri geleneksel sanat sergilerinden farklılıklar gösteriyor. İzleyicinin aslında neredeyse işin malzemesi, üreteni duruma geldiği yeni medya işlerini Türkiye’de sergilemek üzerine biraz konuşabilir miyiz? Dalgalar sergisi neden Blok Art Space’te sergilendi? Bu süreç nasıl gelişti? Sanat galerileri yeni medya işlerinin sergilemek için doğru yerler mi? İşleri sınırlandırdığı ya da işin içeriğine katkı sağladığı noktalar açısından yeni medya işlerinin sergilenmesinde ideal bir mekan var mı?

Dijital teknolojiler ile birlikte çalışan sergiler pekala bir galeride, bir müzede sergilenebilir. İşin ifade etmek istediği şeye göre değişir sanırım. Ben ‘Dalgalar’ sergisini bir müzede ya da galeride gerçekleştirmek istemiyordum. Ondan çok emindim. Kullanılmayan bir kapalı otopark ya da boş bir okul arıyordum aslında. Berlin’deki kocaman yapılar gibi, boş duran ve kültür-sanat etkinliklerine sunulan mekanlar olmadığı ya da olanların belirli kurumlar tarafından sürekli kullanılması nedeniyle tıkandık. Tam da tıkandığımız noktada Mine Kaplangı ve Hikmet Mizanoğlu ile tanıştık. Onlarla tanışır tanışmaz anladım bunu bir şekilde birlikte yapabileceğimizi çünkü Hikmet Hanım bir sanat tarihçisi ve nadir eserler uzmanı olarak merakını bilgi ve deneyimiyle beslemiş birisi. Mine Kaplangı ise hem benim hem de tüm sanatçıların işlerini bilen, takip eden, bizim yeni medya kültürü dediğimiz şeylerin nelere tekabül ettiğini felsefi açıdan da kavrayabilen ve onu yaratmak isteyen birisi. Bana dediler ki: Ne hayal ediyorsun? Bir kere bu, muhteşem bir soru.. k

Hayal etmeye ve onun nasıl gerçekleştirilebileceğine dair bir vizyon var burada. Aklımda şu vardı: öyle bir yer olsun ki insanların, kentin içinde özellikle bu kadar aşırı uyarılma olan kentin içinde, o kadar koşturma var ki, sürekli bir koşturma halindeyiz, sürekli bir uyurgezer halinde önümüze geleni yapmaya çalışıyoruz ve de sürekli rahatlamaya çalışıyoruz, rahatlayamıyoruz. Ne kendimizi ne de bir başkasını duyacak halimiz kalmış. Bundan önceki yazılarımdan biri mesela “Demans ve Hafıza Sekmeleri”1 bu serginin hazırlayıcı yazılarından biridir. Demans halinde sürekli bir şey yapıyoruz ve unutuyoruz. Sekmeler halinde çalışıyor beynimiz. Bugünkü izleyicinin algısını ve onun dikkatini çekmek ve ona bahsettiğim o sanatın büyüleyiciliğini aktarmak, arzu ve inancı tetiklemek için bana kalırsa yaklaşık maksimum 5 saniye var. Benim gözümde bu kadar kısa algının oluşma ve konsantrasyon süresi. Bu 5 saniye o kadar kritik bir 5 saniye ki. Kuantum mekanından ve zamanından bahsediyoruz ya, bu işte bilgi. Bu bilgiyi kullanmak gerekiyor. Algısal ve performatif zamanı nasıl genleştirebilirim, mekanı buna göre nasıl kullanabilirim? Bahsettiğim bu başka bir zaman ve mekan algısı, deneyimi oluşturmak için de izleyicinin bedeniyle, zihniyle, duygularıyla ve diğerleriyle etkileşime geçmesi için de gereken bir zaman aralığı. Boş karanlık, tekinsiz, yüzeyin dengesiz ve engebeli olduğu zaman nereye bastığına dikkat ederek her şeyden önce bedeninle ve zihninle başka türlü bir ilişki kurmak durumunda kalıyorsun. Yapım aşamasında olan bir yer. Yeni medya kültüründe hep bahsettiğim bir kavramla ilişkili: processing. Süreçsellik ve işlemsellik. Süreç içinde farklı işlemlerle çalışan bir makina gibi düşünün mekanı ve mekandaki işlerle kurulan

deneysel ilişkiyi. Zaten kocaman bir inşaat içine yaşıyor gibiyiz bugün İstanbul’da. İnşaat sektörü etrafındaki ticari ve siyasi ağlar, bugün Türkiye’yi etkin bir şekilde dönüştürüyor. O halde geçici de olsa neden bir inşaat ve inşaat etrafında başka bir ağ oluşturmayı denemeyelim?

Yeni medya üretim yollarıyla oluşan sanat eserleri nasıl okunur? Geleneksel sanat izleyicisinin terminolojisinden farklı bir dili var. Örneğin yeni medyadaki yeni içerik mi, teknik yeniliği mi ifade ediyor? Yeni medya yapıtları yeni bilgi üretiyor mu?

Sürekli “tekrar” ediyorum, çünkü daha önce dijital sanatlar, multimedya sanatları dendi, sonradan yeni medya sanatları dendi. Şimdi post-dijital sanatlar deniyor, yeni medya bırakıldı aslında. Sonuç olarak loop’lardan oluşan ve her seferinde mevcut olanı tekrar ederken başka bir yol, başka bir perspektif, başka bir iş yapma tarzı ve ifade dili açan malzemeden ve içerikten bahsedebiliriz herhalde. İkincisi bilim, sanat ve teknolojinin kesiştiği “ara yüzlerden” oluşuyor. Üçüncüsü hakikaten bambaşka bir deneyimi yaşatıyor. Senin beyin dalgalarıyla bir şeyi dönüştürebilmeni sağlayan sanat işi başka bir şeydir. Ben her zaman alterité, başkalık kavramını kullanmayı tercih ediyorum ama işte başka medya sanatları da diyemeyiz tabii.

Medya dediğimiz şey kitle iletişim araçları olarak algılandığı için bu başka bir tür. Medya demek ileten, aktaran, nakleden demek. Bugün bizler de güncel medyayız, twitter da, inşaatlar da, boğaz da, sokak kedileri de.. Her birinin ilettiği, taşıdığı, aktardığı bir takım maddeler, sermayeler, duygular, işler ve deneyimler var. Bugün artık yapay zekanın bir kurgusal karakter olarak siyasi mecralarda kullanıldığı, nanoteknolojinin hibrit malzemelerle gündelik hayatımızı giderek kuşattığı, örümceklerin tekstil işçisi çalıştırıldığı bir dünyada yaşıyoruz.

Burada artık izleyici tanımından da bahsetmek giderek güçleşiyor. Güncel bir yaklaşımla ifade edeceksek, “kullanıcı”dan bahsetmeliyiz. Bu ne demek? Nihai bir eseri ya da ürünü izleyen yerine işle etkileşime geçerek işi dönüştürebilme gücünün tasarlanması söz konusu. Tüketmek yerine üretim sürecine ve işlemine dahil olmak gibi...

O halde buna bilgi üreten bir şey diyebilir miyiz bilmiyorum. Veri, enformasyon ile bilgiyi oluşturan ham malzemedir. Enformasyon, aslında arapça karşılığını kullanmayı tercih ediyorum. Malumat. Malum ediliyoruz. Yani kaynağı bizde değil. Burada da kullanıcı aslında çeşitli verilerin derlenmesi yoluyla bir duygu, bir teorik tartışma, güncel bir gerçeklik hakkında enforme ediliyor sanatçı tarafından, malum ediliyor. Bunun sonucunda farklı türde bilgiler oluşuyor. Ucu açık, processing devreye giriyor burada. Yapanı var, düşüneni var, daha sonra yapacak olanı var. Ucu açık, o kesin ama. Bilgi olmasının en büyük sebebi bu. Ne anlatıyor bu iş mesela; temsili ilişkilerden bağımsız olduğu için, temsili zihniyete dayanmadığı için, çok merkezli olduğu, çok anlamlılık, çok hislilik var. Orayı özellikle açık bırakıyor bu işler, tek bir yere, anlama vs. bağlamıyor, bağlanmıyor.

Bu serginin çok az konuşulan bir tarafı da sergide işleri olan sanatçıların bilimdeki bazı teorileri de kullanıyor olması. Örneğin Ayşe Gül Suter’in işinde, 2013 Mart ayında kozmologların yerçekimi dalgalarından yola çıkarak yaptıkları çoklu evren teorisini, Alper Derinboğaz ve Refik Anadol, işlerinde Minkowski mekanı denilen matematik-fizik kuramını kullanıyor, Ozan Türkkan işinde solucan deliklerinden, yer çekimi teorisinden yola çıkıyor, bilimsel tartışmalar ve teorilerden bu şekilde yararlanıyorlar. Bu bir araştırma süreci bir yandan da. Alp Çoksoyluer’in ses çalışması, Candaş Şişman’ın kinetik enstalasyonu, Korhan Erel’in “Bulgular”ı, Erdal İnci’nin “Formaphone”u, Buşra Tunç’un “Sinusoid”i ve Deniz Kader’in “Re-fluct” adlı çalışmaları hep süregiden araştırmanın deneysel bazı sonuçları olarak da okunabilir.

b

Sadece yeni medya işlerinden oluşan bir sanat sergisini Türkiye’de yapmak nasıl algılanıyor? Yeni medya kültürüne Türkiye nasıl eklemleniyor? Yeni medyanın Türkiye’deki kısa tarihine bakabilir miyiz? Neler eksik? Neler yapılmalı?

Bir kere bugün biliyorsunuz dijital teknolojinin kullanımı çok yüksek. Ancak teknolojiyi ne kadar çeşitli yollarla kullanıyoruz, orası meçhul Geçtiğimiz hafta Korsan Parti Türkiye gazetecilere verileri güvenli bir şekilde paylaşma ve koruma eğitimi verdi, gazetecilerin çoğunun Ipad kullandığını ve bir program indirmekte zorlandığını görünce, temel eğitime geri dönüldü. Anlatabiliyor muyuz? Ancak bu çok hızlı kapanabilen bir açık. Bu sanat takipçisi için de geçerli. Hızlı adapte oluyoruz. 2012’de Akbank Sanat’ta “Yeni Medya Sanatları Nasıl Okunabilir?” diye bir workshopta demiştik ki 5 yıl içinde Türkiye’de yeni medya sanatları konuşulur olacak. 2012’de söylemiştik. 2015’teyiz şu anda. Çok popüler, yaygın olmadı ama yeni medya sanatları denince insanların kulağına bir şeyler çalınıyor. Çok hazır olduğunu Türkiye’nin biliyordum zaten. Mobil telefonlar, bütün uygulamalar indiriliyor, oyunlar oynanıyor, herkes fotoğraf çekiyor, video çekiyor, yayıyor. Dünyayı kullanıyor. Yani kullanıcı biliyor. O deneyim zaten var. Fakat ona hitap eden, ona seslenen sanat işleri yok. Dolayısıyla izleyicinin özellikle de Türkiye’deki izleyicinin buna çok aç olduğunu düşünüyorum. Çoktan hazır olduğunu bekliyordum. Bu serginin de bu kadar beğeni toplaması, karşılık bulması, etkileşime neden olmasının en büyük nedenlerinden bir tanesi, evet nihayet benim de etkileşime geçebildiğim, benimde değiştirebileceğim güncel bir iş deniyor olması. Nihayet bir yere girdiğiniz zaman biri de “şuna dokunamazsın, edemezsin” gibi yasalar çıkmıyor yani nihayet orada etkileşime geçebilmekten bahsediyor. Orada güvenlik görevlileri yok. Onu yapma, oraya oturma, gitme yapma, etme diyen yok. İstediğin kadar oturabilirsin. Bu demek değil ki alanın kuralları yok, tabii ki var can güvenliğinden dolayı. Ama etkileşime geçilen böyle bir sergi beklediğimizden hakikaten çok daha fazla yanıt buldu ve bu bana tabi ki başka şeyler yapma cesareti veriyor.

Görsel 1: Ebru Yetişkin portresi

Görsel 2: Aurora~Ayşe Gül Süter

Görsel 3: Sunisoid~Büşra Tunç

Görsel 4: Deniz Kader~Re-fluct

Görsel 5: Erdal İnci~Formaphone

Yazar Hakkında

avatar
Müzik, Sinema, Tiyatro, Güncel Sanat, Kitap ve Keşif ana başlıkları altında okuyucular, güncel kültür sanat haberlerini takip ederken, yapılan röportajları keyifle okuyor...

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.