Yeniden ve Yenilen Harabe!

Yazar: Ali Şimşek

Tesadüf, tam da Brueghel'in “İkarus'un Düşüşü” hakkında yazmışken*, Arter'de açılan “Her Düşenin Kanadı Yoktur” sergisini dolaştım. Bas Jan Ader, Phyllida Barlow, Cyprien Gaillard, Ryan Gander, Mikhail Karikis & Uriel Orlow, VOID ve Anne Wenzel’in eserlerini bir araya getiren serginin küratörlüğünü Selen Ansen üstlenmiş.

Sergi “düşüş” kavramı çerçevesinde oluşmuş. Tabii düşüş ve kanat akla ilk İkarus'u getiriyor. Güneşe akın eden balmumu kanatlı çocuk... Düşüş... En gerilimle kavramlardan. Özellikle Semavi dinler ve Hıristiyanlık ikonografisi düşünüldüğünde Adem'in cenneten kovulmasına ve “ilksel” günaha gönderme yapıyor. Düşülen yer ise dünya ve “yer” oluyor; “öte dünya” için zorunlu araf; bedenin ve hazzın yani günahın gövdesi... 19. yüzyılın modern debdebesine gelindiğinde, düşüş “katı olan her şeyin buharlaştığı” bir dünyadaki çöküş ve dekadansa dönüşecektir. Bütün değerlerin yerinden edildiği nihilizm ve ütopyalar çağı... Çöküş, bir tarafıyla olumlu bir tını kazanıyordu seküler modernizm içinde.

Arter'in girişinde, neredeyse caddeye taşacak bir yığıntıyla açılıyor sergi. Yığma'dan oluşmuş bir kanat sanki; dağılan, uzayan, katlanan devasa kütle. Phyllida Barlow'un yerleştirmesi “hemen her şeyin olduğu” bitmemiş bir kütle olma iddiasında... “Yıkık Sahne”. Harçtan, çöpten, paslı demirden bir “işe yaramazlık” içinde sunuyor kendini. Harabe estetiği... Hiç istisnasız Romantizmin bize en büyük miraslarından biriydi 19. yüzyılın şafağında. Ayrıca harabe halindeki yapılar, özellikle 18. yüzyıl insanları için melankolik ruhlara çok çekici gelen eskimişlik fikrini akla getirirler. Melankolikler ise hep genç kalan ve yeniden doğan doğa ile eskiyen ve sonunda yıkıntıdan başka bir görünüm sunmayan insan elinden çıkma en sağlam işleri karşılaştırmayı seviyorlardı. Gerek İngiliz manzara ressamları daha da çok Alman romantikleri harabede farklı duygulanımlar görüyorlardı; doğa bir günahın ya da başka bir anlamın, kutsal mitin nesnesi değil, derin insani duygulanımların alanına dönüşüyordu artık.

Romantiklerden modernlere geçişte harabeyi farklı görenlerden biri de İtalyan gravürcü Giambattista Piranesi'ydi. Onun baskıları, harabe ve enkazın insanı dolayan, tekinsiz bir düzlük veren bir soğuklukla sarmalanıyordu. İçiçe geçen duvarlar, dehlizler, labirente evrilen merdivenler, sarkan paslı zincirler, ilerde daha da artacak modern bir “kapatılma” korkusunu da hissettiriyorlardı. Piranesi zamandaşı diğer romantik ressamlar gibi koruyucu bir melankoliye de saplanıp kalmıyor; ya da “kavramsız” yüce bir tefekkürün manzarasını da üretmiyordu. **

Çok su aktı Caspar David'in, Piranesi'nin gotik-antikite yıkıntılarından, Kurt Schwitter'in Merz'ine uzanan çer-çöp-atık; hayatın tesadüfü kolajı. Günümüz sanatının en çok yaralandığı potansiyellerden biri Enkaz estetiği; bu bir tarafıyla 1. Dünya Savaşı sonrası krizli modernliğin ürettiği yıkıntılar ve savaşlarla da ilgili. İki dünya savaşı tarihin göremediği kadarıyla enkaz üretmişti; üretmeye devam da ediyor. Barlow'un hüzünlü çöpten, yığma kanadı belki de hiç kalkamayacak yerinden. Asılı çivili, tuğlalı meteorlar gibi kara, sivri hayaletler uçmasına izin vermeyecek belki... Galeri mekanından camları kırarak caddeye ulaşamayacak.; ama umut bitmez!

Üst katlara ulaştığımızda Wenzel'in eriyik, “gotik” ormanı bekliyor bizi. Naylon, plastik, “kiç” eriyip, sarp uçurumlar şeklinde bir coğrafyaya dönüşüyor. Alevin kızgın balkısıyla sarmalanınca, doğa durumunun biçimsizliğine dönmüş parlak uygarlık nesneleri... Hayalet gibi dikiliyorlar.

Harabenin çekiciliği diye yazyordu Georg Simmel, “insan elinden çıkmış bir eseri, tabiatın eseri gibi sunmasındadır.” Tam da bunu yapıyor Wenzel... Evcil nesneler, tüketim toplumunun barkodlu ürünleri en küçük bir darbede “tekinsiz” manzaralara evrilebiliyor. Melankoli değil; endişe veren bir manzara bu!

Ses eksik... Evet bu manzarada eksik olan ses. Logar kapakları, çöp tenekesi kapakları, inşaat hafriyatının ince gıcırtısı geliyor katların birinden... Kağıttan borulardan sökün eden tıkırtılar.

VOID'in yerleştirdiği Enkaz gramafonları bunlar... Günümüzün Sirenleri bağırıyor! Usulca, sabırla, acele etmeden “yıkıntı”nın melodisini iletiyorlar.

İkarus'u bir ok düşürmedi mavi okyanusa. Balmumu kanatları eridi... Güneşe yaklaşmaya elverişli olmayan bir kanat. Oysa katların birinde bir ok tarlası bekliyor bizi. İnce, düzensiz ve eğik, mekanın beyazına saplanmış sivrilikler. Gander'in ok tarlası “tedirgin” notalar gibi dağılıyor gözlerimizin önünde. Başak tarlasını da hatırlatabilirdi elbette... Ama savaş daha kolaydı!

“Her Düşenin Kanadı Yoktur” sergisi etkileyici bir toplam sunuyor. Bana göre şimdiden bu yılın en iyi sergilerinden biri. Ayrıca şunu da eklemek gerekiyor; sergi için hazırlanan kitaptaki Selen Ansen'in yazısını da keyifle okudum. Üzerinde çalışılmış ve kurgusu sağlam bir çerçeve çıkmış ortaya.

“Her Düşenin Kanadı Yoktur” 18 Eylül tarihine kadar Arter'de görülebilir.

*) İkarus'un Düşüşü
**) Giambattista Piranesi

Görsel 1: Gander
Görsel 2: Phyllida Barlow
Görsel 3: Void
Görsel 4: Wenzel

Yazar Hakkında

avatar
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Va

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.