Yüzeydeki Ütopya...

Yazar: Ali Şimşek

Yeşim Akdeniz takip ettiğim bir sanatçı. Magritte, Chirico ve Hopper'dan çağdaş sanata sirayet eden “sakin huzursuzluğun” izini buluyorum çoğu zaman yapıtlarında... Pi Artworks'de 25 Haziran'a kadar açık kalacak “Kulüp Distopya” sergisindeki işler, Türkiye'deki mimari görsel ideolojisi üzerine ilerliyor. Yeşim, Taksim Belediye Gazinosu, Çubuk Gazinosu, Ankara Sergi Evi ya da İstanbul'un farklı yerlerindeki modernist fabrika binalarını mat bir yabancılık atmosferine sokmaya çalışıyor. Sergi ismi, 1930'lar Genç Cumhuriyeti'ndeki başta Sovyetik olmak üzere modernist yüzeylerine odaklanıyor; ama ütopyayı bir tür kara-ütopyaya (distopyaya) çeviren bir önermeyle birlikte.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda başta Ankara olmak üzere modernist çizgiler taşıyan yapılar inşa etmeye başlanıyor; biliyoruz... Yakup Kadri'nin Ankara romanında bu modernist-kübik hayaletin izlerini sürmek mümkün. Başkası pek mümkün değil zaten imparatorluk bakiyesi bir coğrafya için. Belli bir dönem sıcak ilişkiler olan Sovyet modernizmiyle bağları da açık. Ama aynı zamanda başta heykel olmak üzere Germenik-gotik ya da Nazi tınılar taşıyan yaklaşımlarla da ilişkili...

Yeşim'in kompozisyonlarında ise birer makete dönüşmüş cumhuriyetin modernist yapılarını görüyoruz. Bir tür gemi olmuş, tekinsiz sularda yüzen beyaz bloklar bazen... 1920 sonrası moderizmin, De Stijl'in Bauhaus'un, Maleviç'in saf lekelerinin seyrettiği tekinsiz yapılar.

Fakat burada bir sorun var; Yeşim'in plastiğine hiç girmiyorum; boya sürüşü ve kompozisyonlar etkileyici. Sorun tam da 1990 sonrası modernizmi, mimariyi ve de cumhuriyeti vaka eyleyen, Türkiye'de neoliberal muhafazakar bir ideolojinin payandasına dönüşen bakış açısında; cumhuriyet ve distopya fikrinde.

Modernizmin mimari yaklaşımı eleştirilebilir; bunda sorun yok. Fakat hangi bağlamda eleştirildiğini görmek daha verimli bir eleştirelliği uç verebilir. Biraz bence bu bağlamı tanımlamak gerekiyor.

Naçizane sanatçılara önerim, biraz soylulaştırma süreçleri ve şirket binalarına da bakması... Çok malzeme var!

yesim akdeniz

Hegemonya ve Bağlam

Kent ve mimari, görsel ideoloji çağdaş sanatın tam göbeğinde duruyor. Bu anlaşılabilir; bir tarafıyla kapitalizm tarihinde olmadığı kadarıyla kent üzerinden acımasız bir sömürü ağı oluşturuyor. Neo liberalizmin “küresel kent” hayali, üretimi fasonlaştırarak ucuz emek “cennet”i çevreye kaydıran, kendisi banka-finans-tasarım gibi hizmetlerde yoğunlaşmış bir organizasyona dayanıyordu.

Kent gayrimenkul piyasasının spekülasyonlarıyla hızla kapitalleşirken, kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreci sınıfsal farklılıkları dışlayan bir “et baltası” olarak işliyordu. Bir hatta yoksullardan bırakın mekanı, yaşamayı, pasif seyre dayanan “manzara hakkı”nı bile çalmaya yeltenen vahşi bir girişimcilik. Çağdaş sanat ise artık fazlasıyla biliyoruz ki çağdaş sanatın soylulaştırma sürecindeki en güçlü kozu ve vitriniydi. Bu anlamda Türkiye'de 2000'lerden bu yana başta Hafriyat gibi insiyatifler çağdaş sanat ve kent arasında verimli ilişkiler yakaladılar.

Oysa sorunun çok tartışılmayan başka bir yönü ise, modern mimari görsel ideoloji ve neoliberal postmodern tasarım arasında kurulan tuhaf bir hegemonik süreçti. Daha çok 1990'larda akademide boy gösteren modernizimin mimari görsel kültürü, siyasalı ve ideolojisi üzerine yoğunlaşmış bir literatürden söz ediyorum. Postmodernizm teorisinin 1960 sonrası mimarlık alanında ortaya çıkan tartışmalarla yoğunlaştığını biliyoruz. Başta Venturi gibi mimar-kuramcılar, 1930 sonrası minimalist-kübik mimarisini sıkıcı olarak nitelendirip, oyunu, neşeyi, işlevsizliği, süsü ve kıvrımı tekrar buyur etmeye çalışıyorlardı. Evet; Las Vegas'tan öğrenilecek şeyler vardı... Öğrenildi de!

1980 sonrasının finansal atılımyla yükselen finansal atılım neşeli gökdelenlerini yükseltirken, 1930 sonrasının başta Le Corbusier, Oscar Niemeyer gibi modernist mimarların yapıtları, sıkıcı, çökkün, insanları yalıtan, beyaz küplerin kafesi olarak suçlanıyordu. Elbette bu eleştiri verimli ve birçok haklı neden barındırıyordu. Oysa kurulan hegemonyada tartışılmayan yön, bu mimari ütopyanın kamucu yönüyle hala gerçekleşmemiş potansiyelleriydi. Örneğin, eşitlik ve ışık, herkese konut ve her konuta elbise odası gibi... Malesef elbise odası günümüzde ancak üst sınıfların ulaşabileceği bir lükse evrildi.

Mimaride modernizm, Adolf Loos'un 1908 tarihli “Suç ve Süs” makalesiyle, aristokrasinin ve burjuvazinin rokoko, şatafat, israf ve gösterişine karşı başka bir dünya öneriyorlardı. Önemli ölçüde sosyalist tınılar taşıyan bu önerme, işlev, seri yapılabilirlik. Kiç ve kıvrıma karşı sakin yüzeylerin kenti. Mimarideki bu ütopya elbette 2. Dünya Savaşı'nın yıkıntıları için bir çözüme, ıluslararası bir stile dönüşerek, 1950 sonrası sosyalist ve refah devleti (Keynezyen) politikaları için seri konutlar üretmekte başarılı olduğu kadarıyla başarsız da oldu. Bakımsız işçi sınıfı konutları kısa sürede karanlık, suç mahallerine dönüşmüştü. Bu bir gerçek...

Fakat tuhaf olan 1990'lara gelindiğinde neoliberal şirket kapitalizmin, postmodern kıvrımları kendini ütopyacı modernizmi suçlayarak bir meşruluk sağlamasıydı. Burada başta Kuzey Amerikan üniversitelerindeki burs ekonomisiyle yönlenen literatürü düşünmek gerekiyor. Hantal devlet, “despot” ya da distopik cumhuriyet fikrini mimari görsel kültüre tahvil eden sol liberal bir ideoloji yani... Sıkıcı, kamucu modernizm önerilen ise eğlenceli, kıvrımlı Gehry ve Zaha Hadid'li oyuncul şirket binaları...

Günümüz “Suç ve Tasarım” dünyası düşünüldüğünde, mimaride modernizm hemen öyle kolayca sıkıcılığa, distopyaya tahvile edilemeyecek kadar verimli, güncel potansiyeller taşıyor... Üstelik çoğu gerçekleştirilmemiş potansiyeller bunlar. Birgün gerçekleşecekler...

Elbette; kübik binalar, düzen, tek tiplilik çözüm değildi... Ama şunu unutmamak gerekiyor; 1917 Sovyet Devrirmi sonrası bir dönem için, Avrupa'yı sarsan bir “h ayalet” düşünldüğünde; çöken, müsrif aristokrasi ve burjuvazinin altın varaklı rokokosuna karşı başka bir dünyayı muştuluyordu sadelik. Eşitlik, aydınlık ve güneş... Hala güncel bir potansiyel...

Mimari görsel kültürü eleştirirken bu vaat'ı unutmamak gerekiyor; kolayca “distopya” demeden...

Görsel: Yeşim Akdeniz, 'Adventures in the Anthropocene' Series - Ankara, 2016, tuval üzerine yağlıboya, 80 x 100 cm.

Yazar Hakkında

avatar
1970, Gaziantep doğumlu. Marmara Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudu. Çeşitli yayınevlerinde editörlük yaptı. Yazıları Pasaj, Evrensel Kültür, Yeni Sinema, Yeni Film, soL, Cumhuriyet, Va

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.