Röportaj: Drago Jancar

Yazar: Mehveş Demirer

28 Eylül – 2 Ekim 2016 tarihleri arasında "Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali" olarak dokuzuncu kez düzenlenen ve bugüne kadar 150'nin üzerinde şair ve edebiyatçıyı ağırlayan Şiir Festivali'nin bu yılki konukları arasında Türk edebiyatçıların haricinde ; İngiltere, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Slovenya, Avusturya, Almanya, Polonya, İsveç, Macaristan, Bosna Hersek, Lübnan, Fas, Suriye, Çin,  Arjantin, Meksika ve Avustralya’dan da dünyaca ünlü yazarlar ve şairler vardı. Çağdaş Sloven Edebiyatı’nın ve Avrupa’nın en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen 2011 Avrupa Edebiyat Ödülü sahibi Drago Jančar da festivalin dikkat çekici isimleri arasındaydı. Ben de kendisinin böyle güzel bir sebeple misafirimiz olması fırsatını kaçırmayarak yazın hayatı ve güncel görüşleri hakkında bilgi alabilmek için kısa bir röportaj hazırladım. Keyifli okumalar dilerim..

dragojancar

Sayın Jančar, 1948 doğumlu olmanız itibariyle Eski Yugoslavya dönemine ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne şahit oldunuz. İçinde büyüdüğünüz coğrafyanın, o dönemki sosyal-politik olayların ve Sovyetlerin dağılmasından sonraki değişimlerin hem kişisel hayatınıza hem de edebi hayatınıza etkisi nedir? Bu önemli değişimlerin yazılarınıza sağladığı derinliği hangi boyutta değerlendirirsiniz?
Bugünlerde bir zamanlar olduğumuzdan çok daha özgür yaşıyoruz; ama o zamanlar da aslında bugüne çok da uzak bir tarih değil. Bizler, geniş bir sosyal tecrübenin ve bilinmeyen bir dünyanın parçasıydık. Komünizm bir sosyal ütopyaydı; pek çok insan komünizmin dünyayı değiştirebileceğini düşündü ve bu amaç uğruna başkalarının hayatlarını olduğu kadar, kendilerini de feda etmeye hazırdı. Fakat aynı zamanda bu, insanın hayatının son derece önemli olan bir yönüne; kişisel özgürlüğe pek de saygı göstermeyen bir sistemdi. Böylelikle sistem totaliterliğe dönüştü ve bu da çöküşünün en önemli sebeplerinden biri oldu, en azından Yugoslavya için, hem de çok kanlı bir şekilde. Bu olay benim hayatımı ve yazınımı tabii ki de etkiledi. Sonuçta insan etrafından bağımsız bir boşlukta yaşamıyor, dolayısıyla yaşanan olaylar o kişinin hayatını da etkiliyor. Benim edebiyat anlayışımda, politik ve sosyal konularla ilgili büyük sorular her zaman korunmasız, kırılgan ve hassas bireylerin ruhlarının arkasında çözümlenmiştir.

Günümüzde maalesef ki pek çok önemli çağdaş yazarı, öncü edebiyatçıları çok geç tanıyoruz. Bunun sebebi olarak neleri görüyorsunuz? Sizce yayıncıların ve okuyucuların yaptığı tercihlerde halen daha bir ön yargı mı var? Çeviri çalışmalarını ve dünya edebiyatının takibini yeterli buluyor musunuz?
Yayıncılar eskiden iyi edebiyat eserleri için araştırma yaparlardı, bugün ise genellikle iyi satacak eserlere bakıyorlar. Bizler de çoğunlukla yayın endüstrisi ve piyasasıyla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Ancak, iyi bir kitap her zaman iyi bir okuyucuya ve iyi de bir editöre ihtiyaç duyar. Bunlardan maalesef oldukça az kaldı; fakat yine de hala var. Mesela Türkiye’de küçük bir yayınevi var, Dedalus Kitap. Benim çalışmalarımı onlar keşfettiler.

dragojancar

21.yy edebiyatının en önemli öykücülerinden biri olarak kabul ediliyorsunuz. Ancak aynı zamanda oyun yazarlığı da yapıyorsunuz. Peki, siz kişisel olarak kendinizi hangi türe ve hangi türün temsilcilerine daha yakın buluyorsunuz?
Bana göre benim en güçlü olduğum edebi tür roman, kendimi en iyi ve tamamıyla ifade edebildiğim tür. Roman, içinde drama, şiir ve aynı zamanda düz yazı kısımlarını da barındıran; zaman ve mekan arasında seyir eden epik bir yolculuktur.

Kariyerinizin ilk yıllarında ve gençliğinizde kendinize rol model olarak aldığınız meslektaşlarınız var mıydı?
Bu rolü üstlenen pek çok yazar oldu, okunulan her kitap yazar üzerinde mutlaka bir etki bırakır.

Kehanet adlı kitabınızda da olduğu gibi genellikle eserlerinizde yarattığınız farkındalık ve toplumsal olaylara dikkat çekmeniz sebebiyle siyasi bir yazar olarak görülüyorsunuz. Ancak siyasetin ve toplumculuğun haricinde edebiyatınıza katkı sağlayan diğer dallar nelerdir?
Başıma gelen şeylerden konuşacak olursak ilk olarak tarihin ironisiyle ilgili konuşamaya başlamamız gerekir. 1944’te Gestapo, babamı Maribor hapishanesine attı ve ardından toplama kampına gönderdi. Otuz yıl sonra, kısa bir süreliğine kalmış ve çok daha hafif sonuçlara katlanmış olsam da komünist polis ve mahkemeler beni aynı hapishaneye attı. Ancak bu kesinlikle benim tarihin ironisi olduğunu düşünmeme yetti. Bir insan benim yaşadığım gibi bir olay yaşıyorsa garip tesadüflerle karşılaşabilir. Tabii bunlar çok eğlenceli tesadüfler değil ama aptal ve zorlu yirminci yüzyıl tarafından oynanan ironik bir oyun. Bu yalnızca Balkanların ve benim ülkemin yaşadığı bir olay değil. Yirminci yüzyılda aynı olaylar Avrupa’da da yaşanıyor. Bir insan ömrünü uzak bir köyde geçirebilirdi ancak Tarih, bazı toplumsal ve milli ülküler adı altında, daha iyi bir dünya yaratılmasına yardım ettiklerine inandırılmış çeşitli üniformalı insanlar tarafından hayatına sokulurdu. Bu insanlar, artlarında birlikleri, yakılmış kalıntıları ve hangi amaca hizmet ettiklerini anlamadan yaşamlarını geçiren, yaralı ruhlara sahip hayatta kalanları bırakırlardı. İki dünya savaşı, bir devrim, yüzyılın bitişi ve son olarak da Yugoslavya’nın kanlı çöküşü. Bu tabii ki biraz abartılı bir anlatım. Slovenya Karstik tabiatı, yeraltı mağaralarıyla ve görünmeyen nehirlerle çevrili ve aynı durum Sloven tarihi için de geçerli: yüzeyin altı savaş sırasında ve savaştan sonra öldürülen kişilerin kemikleriyle kaplı. Örneğin, biz alışveriş merkezlerinde öylece dolaşırken altımızda yaşamak isteyip de şans tanınmamış insanların kalıntıları duruyor. Yine de kendimi siyasi bir yazar olarak görmüyorum. Kitaplarım korku ve cesaretten, aşk ve nefretten, haysiyet ve namertlikten, bu dünyadaki ve uzaydaki insanoğlundan bahsediyor. 

Sizce günümüzde birey-toplum-devlet ilişkisi ne şekilde ilerliyor, şuan da yaşadığımız dünyayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Hayalinizde bir ütopya var mı, varsa bunu nasıl betimlersiniz?
Giderek daha da tehlikeli hale gelen bir dünyada yaşıyoruz. Ne yazık ki huzur ve refah içinde olan ülkeler de bile insanlar kendilerini güvende hissetmiyor. İnsanlar kendilerine, gelecekte de şimdiki hayat standartlarında yaşayıp yaşayamayacaklarını soruyor. Ben sosyal ütopyalara değil yalnızca insanların, haysiyetli ve hoşgörülü olabileceğine inanıyorum nitekim bu da kulağa biraz ütopik geliyor. Yarın güneşin doğacağına inanıyorum ve Aztekler’in yaptığı gibi her gün güneşin doğması uğruna bir insan hayatının feda edilmesi için bir sebep göremiyorum.

Son olarak, 2011 Avrupa Edebiyat Ödülü’nü almış bir yazar olarak edebiyat ödüllerini yazarın kendini daha çok okuyucuya tanıtması ve okuyucunun da daha geniş bir skala ile karşılaşması bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu tarz ödüllerin artı ve eksileri nelerdir?
Ödül almanın olumlu yanı yeni okuyucular kazanmanız ancak her ödül kazanışınızda bir ya da iki arkadaş kaybedebiliyorsunuz.

Sanat Online olarak kendisine bir kez daha teşekkür ederiz.

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.