Onat Kutlar’a Mektup Var

Hulya Ucansu

Röportaj: Seçil Ertuğrul

Ülkemizin önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden Fethi Naci onun için “Onat Kutlar, meali anlayan neslin belki de son temsilcisidir” demişti. Kitaplarından tanıdığım bu büyük kültür adamını daha iyi tarif edecek bir söz olmadığını düşünüyorum.

Bugün 11 Ocak 2017. Tam yirmi iki yıl önce bugün Onat Kutlar’ı, Taksim Meydanı’ndaki The Marmara Oteli’nin -o zamanki ismiyle- Opera Pastanesi’ne atılan bombalı saldırı sonucu Yasemin Cebenoyan ile birlikte kaybettik. Yirmi iki yıl sonra değişen bir şey olmadığı gibi, daha sık patlayan bombalarla ülkemizde tesadüfen yaşamaya devam ediyoruz.

Sinema alanında profesyonel olarak ilk kez Türk Sinematek Derneği’nde Onat Kutlar’ın asistanı olarak çalışmaya başlayan, İstanbul Film Festivali’nin temellerinin atıldığı Sinema Günleri’nin kuruluşu itibariyle yöneticilik görevini üstlenen, İstanbul Film Festivali’nin kurucularından olup, festivalin yirmibeşinci yılının kutlandığı 2006'ya kadar direktörlüğünü yapan Hülya Uçansu, dostlarıyla birlikte Onat Kutlar’a, 80. yaşında “Onat Kutlar’a Mektup Var” isimli son kitabını armağan etti.

Onat Kutlar’ı anmak, son kitabını ve sinemayı konuşmak için Hülya Uçansu ile bir araya geldik.

Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz, değerli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür ediyorum. “Bir Uzun Mesafe Festivalcisinin Anıları” ile başlayan, “Nisan, Ayların En Güzeli” kitabıyla devam eden ve son olarak Onat Kutlar’ın 80. yaşına ithaf ettiğiniz “Onat Kutlar’a Mektup Var” isimli yeni kitabınızla, o yılları tüm duygusuyla bizlere aktardığınız için sinemaseverler adına ayrıca teşekkür ediyorum.

Sinemayla yolunuzun buluşması, Onat Kutlar’ın “hayat her zaman sanattan bir adım önde” sözünü hatırlatıyor. İlk kitabınızda, adeta film gibi olan bu karşılaşmayı “Rastlantılar yaşamın gümüş anahtarlarıdır,” başlığı altında anlatıyorsunuz. Bu yolculuğun nasıl başladığını bir kez de bu röportajda bizimle paylaşır mısınız?

Sinematek’e eşim Ali’yle birlikte bir yıl önce üye olmuştuk. 1975 yılının 17 Eylül günü öğleden sonra yeni sezonun programını almak için Sıraselviler Caddesi’ndeki Sinematek Derneği’ne gitmiştim. Dernek kapalıydı, kapısında “50 m. ileride Yeni Hayat Apartmanı No. 49’a taşındık” diye bir not asılıydı. Aynı kaldırımda pek fazla yürümeden notta adı yazılı binayı buldum. Ağır demir kapıyı itip içeri girdim. İlk bakışta taşınmanın getirdiği bir dağınıklık göze çarpıyordu. Yeni sezonun hazırlıklarının neden olduğu bir telaş hali vardı. Masanın yanında ayakta duran kişinin Onat Kutlar olduğunu ve derneğin yöneticisi olduğunu biliyordum ama önceden bir tanışıklığımız yoktu. Onat Kutlar sanki eskiden beri tanışıyormuşuz gibi bana aniden “Merhaba hoş geldin” dedi ve benim bir yanıt vermeme fırsat bırakmadan “Bu yıl Sinematek’in kuruluşunun onuncu yılını kutluyoruz. Benim yarı zamanlı bir yardımcıya ihtiyacım var. Bizimle çalışmayı düşünür müsün?” diye sordu. “Bilmem ki” diye kekeleyerek cevap verdiğimi hatırlıyorum. Hemen arkasından “Yeni evlendim ve henüz öğrenciyim. Her gün Beyazıt’a okula gidiyorum. Vakit ayırabilir miyim bilmiyorum” diye toparladım. “Sen düşün, bana kararını bildirirsin” dedi. Akşam eve dönünce aldığım bu ani iş teklifini eşimle paylaştım. Ali, “Denemekte sakınca yok, yapamadığını hissettiğin an bırakırsın” diyerek destek verdi. Ertesi gün fakülte çıkışı Sinematek’e gittim ve Onat Kutlar’a önerisini kabul ettiğimi söyledim. İşte bu büyülü yolculuk böyle başladı…"

Hulya Ucansu

Onat Kutlar’ın 80. yaşına ithafen yazdığınız son kitabınız “Onat Kutlar’a Mektup Var”, elli yedi dostunun kendisine yazdığı mektuplardan, sizin yazılarınızdan ve Onat Kutlar’ın kitap ve yazılarından yapılan alıntılardan oluşuyor. Kitap fikri nasıl doğdu?

Benim ve kitapta gördüğünüz gibi en az 50 kişinin Onat Kutlar’a gönül borcu çok yüksek çünkü o, her birimizin yaşamına dokunmuş ve o öyle bir dokunuş ki  hepimizin, pek çoğumuzun yaşam çizgisini yönlendirmiş ve güzelleştirmiş birisi. Beni örnek alırsak, İstanbul Festivali sayesinde çok özel ve çok güzel bir hayatım oldu. Oradaki işimi bana o öğretti ve o işe beni o davet etti. Aramızdan ayrıldığı sene bütün dostları gibi ben de çok hırpalanmıştım. Onun ölümünün 10. yılında bir anma gecesi düzenledim İKSV çatısı altında. Ben diye konuşuyorum çünkü prodüksiyonu ben yapmıştım. Tabi ki katılımcı dostlarının katkıları çok yüksekti. Vakıftan ayrıldıktan sonra da yani iki bin altı yılı itibariyle onun için mutlaka bir şey yapmak istiyordum. Önce bir belgesel tasarladım, sonra bir film yapımının altından kalkamayacağımı gördüm. Film yapmak çok zor bir iştir. Onu bilenler yapmalı. Çıkardığım ilk iki kitaptan sonra bir cesaret geldi. Acaba dedim, onun ölümünden sonra çıkan yazıları derlesem de öyle bir kitap mı yapsam. O dönemde Doğan Kitap’ın Genel Yayın Yönetmeni olan Deniz Yüce Başarır bana: “Hülya Hanım yapın ama eski yazılardan olmasın, siz başka bir şey bulun” dedi. O arada ben de evde ne yapsam ne yapsam diye çözüm ararken yine eşim Ali Uçansu  “Dostları ona mektuplar yazabilir” dedi, yani fikir Ali Uçansu’dan çıktı. Ben ise daha sonra kitap için deyim yerindeyse mimari bir yapı kurguladım. 

İşe önce Kutlar’ın kronolojik yaşamının dökümünü yaparak başladım. '75 yılı itibariyle onun yaşamının yakın tanığıydım. Ama öncesini bilmiyorum; onu da tabi araştırarak öğreniyorsunuz. Hakkında yazılanları çok okudum, karşıma hangi kitapta hangi bilgi çıktıysa hepsini adeta yuttum. Öyle olunca doğumu itibariyle hayatı önüme döküldü. Eşi Filiz Kutlar, Gaziantep’teki teyzesinin kızı Akten Köylüoğlu ile temasa geçmemi önerdi. Akten Hanım bana çok değerli bilgiler verdi çocukluğuna dair, ilk mektup onundur kitapta.

Bu kronolojik öyküde, Kutlar hangi dönemi, kimlerle paylaştıysa o kişileri belirledim. Onlarla  görüştüğüm zaman, onlara mektubun içerik temasını neredeyse ısmarladım. Yani örneklersek: Akten Köylüoğlu’na "Çocukluğunda nasıl bir aile ortamı vardı?" dedim. Veya yine çocukluk arkadaşı, önemli şairimiz Ülkü Tamer’e "Onat Kutlar’ın doğduğu ve büyüdüğü Gaziantep’i anlatır mısınız?" diye sordum ve o da tam dediğimi yapan şaheser bir mektup yazdı. Yani siz o mektupları okuduğunuz zaman, o çocuğun, o ergenin nerelerden geldiğini, hangi sosyolojik ve kültürel ortamlardan beslenerek geldiğini görüyorsunuz.

Bu mantığı daha sonraki döneme de taşıdım. Mesela fakülteyi birlikte okuduğu kişilerden Adnan Özyalçıner -ki kendisi çok değerli bir öykü yazarımızdır- ondan fakülte yıllarını, 28 Nisan olaylarını da katarak anlatmasını rica ettim. Onun arkasından "Onat Kutlar İsyancıdır" bölümünü tasarlarken , politik düzene isyan ettiği dönemlerdeki dostlarını buldum. Onat Kutlar Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşıydı ve bunun için büyük bir imza kampanyası düzenlemişlerdi, orada Murat Belge’ye "Bunu anlatır mısınız?" dedim. Yurttaş Girişimi için yaptıkları çalışmaları Gençay Gürsoy’dan istedim. Yani onun yaşam öyküsünü, kişiliğini ortaya çıkaracak olan olayları, yazarları ve temaları buluşturdum. Can Yücel ve Yaşar Kemal, Onat Bey’in çok sevdiği dostları idi ama ikisi de hayatta değil. Onların Onat Kutlar’ın ölümünden sonra yazdıkları yazıları aldım ve böylece ortaya ülkemizin 1940’lardan bugüne sosyolojik, kültürel, politik altyapısı çıktı. Tüyap’ta kitapla ilgili düzenlenen panelde yazarlardan Aydın Engin: “Bu kitap sadece dünü, bugünü değil, geleceğimizi de anlatıyor çünkü mektupların pek çoğunda yazarlar, "Bıraktığından daha kötüyüz, bombalar artarak devam ediyor" diyerek Onat’a sesleniyor” tespitinde bulundu.

Onat Kutlar’la geçen bir çalışma gününüzü tüm sıradanlığıyla bizimle paylaşır mısınız? Kaçta gelinirdi sabahları, nasıl bir rutin vardı, birlikte kahvaltı edilir miydi, ofis halleri nasıldı genel anlamda?

Ben Onat Bey’le sadece kısa süre Sinematek’te çalıştım. Ama önce şunu söyleyeyim: O dönemde fakülteye gidiyordum, derslerden çıktıktan sonra saat bir suları koşa koşa Sinematek’e geliyordum. Onat Bey’le çalışmak, bir insana nasip olabilecek en büyük yaşam hazinesiydi çünkü o çalışma aralıklarında etrafındakilerin hayatını daha da güzelleştirmek için inanmayacaksınız masal bile anlatırdı. Her bir konuşması zaten o kadar kendiliğinden şiirseldi ki siz öyle bir "aurayla" sarıp sarmalanırdınız. Bunu kitaptaki yazarların pek çoğu yazdılar. O dönem de benim şansım oldu. Ama onunla çalışan herkes bu şanstan nasibini aldı.

Onat Kutlar’ı tanıdıkça, kitaplarını okudukça insan, keşke idari görevlerini bir yana bıraksaydı da, yazıya, senaryoya ve ileride belki de yönetmenliğe vakit ayırsaydı demekten kendini alamıyor. Bu konuda kendisi ne düşünürdü, nerede olmak istiyordu son dönemde?

Son dönemde bunu söyledi. Hukuk fakültesini biliyorsunuz mezuniyetini almadan bırakıyor ve bunu nedenini sorduğunuz zaman “Çok isyankardım, ondan olsa gerek” diyor. Paris’e gidiyor, felsefe kurslarına kaydoluyor ama bu kursları çok takip ettiğini zannetmiyorum çünkü kısa süre sonra Fransız Sinematek’i ile karşılaşıyor ve ondan sonra artık "gömü bulmuş gibi" , kendini sinemaya adıyor, vakfediyor. Orada kabaca sekiz ay kalıyor. Döndükten sonra Doğan Kardeş çocuk dergisinde genel yayın sekreterliği yapıyor. Oradan sonra Sinematek Derneği’nde çalışmaya başlıyor. O dönemde sadece, 1959 yılında “İshak” adındaki o efsanevi öykü kitabını yazmış. Bir de notlarından görüyoruz, Paris’e giderken “Kül” adını verdiği roman üzerine çalışmaya başlamış ama yine “Sinema Bir Şenliktir” kitabından öğreniyoruz ki, romanın yani “Kül” ün taslaklarını yakmış ve fırlatmış. Tam ona göre bir hareket:)

1975 yılında ise hayatına şiir giriyor ve o şiirler o kadar güzel geliyor ki, yıllar sonra Cevat Çapan’la "1993’te Fransa’daki Royaumont Vakfı’na gittiğinde oradaki çevirileri yapıp okurlarken dinleyenler ağlıyordu" demişti. “Peralı Bir Aşk İçin Divan” ve “Unutulmuş Kent”,sonra “Sonsuz Günbatımı” adını verdikleri kitapta dostu Celal Hosrofşahi ile birlikte İranlı şair Füruğ’un şiirlerini çeviriyorlar. Yazılara gelince, “Yeter ki Kararmasın” ve “Bahar İsyancıdır” denemeleri geliyor daha sonra. Bunların hepsi birbirinden olağanüstü yazılardır. Hatta dönemin çok önemli, zor beğenen edebiyat eleştirmeni Fethi Naci “Onat sen neymişsin, nasıl bir cevhermişsin, seni yeniden tanıdım bu yazılarla” diyor.

Sinematek’ten sonra haber ajansı ASA’yı kuruyor, ondan sonra da 91’e kadar reklamcılık yapıyor ekmek parası kazanmak, hayatını geçindirmek için, buna mecbur çünkü. Son dönemde de İstanbul Film Ajansı’nda yapımcılık yapıyor, orada da çok mutlu olduğunu hatırlamıyorum.

'93-'94’te portrelere geliyoruz: Cumhuriyet Gazetesi’nde pazar günleri yazdığı “Gündemdeki Sanatçı” ve “Gündemdeki Konu”. Dönüşümlü yazıyor bu yazıları. Eşi Filiz Kutlar tiyatro oyuncusu, aynı zamanda fotoğraf sanatçısı. O da köşesine konuk olan portrelerin resimlerini çekiyor.

Bu bomba olmasaydı, Cumhuriyet Gazetesi’nde sürekli olarak yazı yazmak kararını almıştı ve Cumhuriyet yönetimi de bunu istiyordu, kısmet olmadı. Film yönetmenliği konusunda ise bana denk düşmedi böyle bir isteği olduğu. İFA’da yapımcılık yaptı, onlardan en çok sevdiği, Simurg belgeseli olarak aklımda kalmış. Yakın dostu Samih Rifat'ın yaptığı belgeseller dizisi. Özetle, artık kendini tamamen yazıya vakfetmek istiyordu ve yazdıklarının güzelliğine bakınca kim bilir biz neler kaybettik…

Hulya Ucansu

1983 yılında Sinema Günleri ile başlayıp, gördüğü büyük ilgi neticesinde bugün, ikiyüze yakın filmin gösterildiği, yüzbin sinemaseverin takip ettiği, otuz altıncı kez yapılacak ülkemizin saygın Uluslararası istanbul Film Festivali’ne dönüşen baş mimarlarından olduğunuz bu güzel başarı hikayesi yoğun duygular içeriyor olmalı. Geçmişe bakınca ne düşünüyor, ne hissediyorsunuz?

Müthis bir doyum ve mutluluk duygusu. Yaşadığıma değdi. Çok uzun yıllar boyunca verdiğim bütün emekler yerini buldu.

Hayat dediğiniz nedir ki? 

Arkanıza dönüp baktığınızda, Onat Kutlar gibi:" Ne kaldı bizden geriye?" diye sorduğunuzda: "Verilen bütün emeklerin yerini bulduğu, insanların yaşamına sinmea kanalıyla yeni pencereler açmaya devam eden bir büyük etkinliğin 'sıra neferi' olma onuru ve ayrıcalığı" cevabını verebilmekten güzel ve önemli ne olabilir...

Sinematek yıllarına dönecek olursak, son kitabınızdan öğreniyoruz ki: 1965 yılında kurulan Sinematek’in üye sayısı ilk altı ayda 2500’e, ilk yılın sonunda 3500’e, üçüncü yılın sonunda ise 6000’e ulaşmış. Bugünkü başat kültür sanat kurumlarının üye sayılarını, nüfus artışını da göz önüne alarak düşündüğümüzde, o yıllarda kısa sürede ulaşılan bu rakamların inanılmaz olduğunu görüyoruz. Neydi farklı olan bugünden?

İlk aklıma gelen yanıt 1960’lar ile 2000’li yıllar arasındaki büyük kültür uçurumu. Bugün popüler kültür, magazin haberleri, ağır bir tüketim toplumunun çarkları içinde yuvarlanmaya dönüşmüş durumda. Bugün ne edebiyat, ne sanat filmi dediğimiz film, nüfusa oranla tüketicisiyle buluşuyor.

1960’lara geri döndüğümüz zaman, köy enstitülerinden yetişenler var, Hasan Ali Yücel’in o dönemde dünya sinema klasiklerinden yaptırdığı çeviriler, dünya edebiyatının bütün büyük klasikleri büyük bir açlıkla o dönemin okur yazarları tarafından tüketiliyor. O dönemde ne magazin var, ne tüketim kültürü var. Yeşilçam var ama Yeşilçam’ı hoşlukla anıyorum çünkü o tecimsel yani ticari bir sinema, onun kendi koşulları var. Ülkemizin, toplumumuzun naif taraflarını, güzel taraflarını çok güzel yansıtıyor ama kabul edelim ki o dönemde dünyada yapılmakta olan önemli sinema klasiklerinden çok başka platformda filmler onlar. Sinematek’te ise, sinemayı seven insanlar sinemayla buluşmak istiyorlar. O istek aslında 60’lardan falan başlıyor. Sami Şekeroğlu 1962'de Güzel Sanatlar Akademisi’nde film gösterileri yapıyor. Dolayısıyla nitelikli sinema için bir açlık var, hazır bir kitle var.

Bir de Sinematek o dönemde ayrıca moda oluyor. Ben son günlerde kaybettiğimiz Mithat Alam’ın kitabı “Sinemayı Seven Adamı” okuyorum şu anda. Mithat Bey’in çocukluğunda 1960’lı yıllarda, Yeni Melek Sineması, Konak Sineması’nda suareler oluyor. Sinemaya giderken anneler en iyi giysilerini, babalar en resmi kıyafetlerini giyiyorlar. Yani 60’lı yıllarda sinema üst düzey kültürü. Başka bir yaklaşım var. Tabi Sinematek bir tane, başka Sinematek yok. Bugün tam bir tüketim toplumu içinde tüketicisiyle fazla da buluşmayan çok sayıda dernek var. Bunlardan hangisi kurumsallaşabilir, hangisi uzun ömürlü olursa -ki bir numaralı örnek İKSV’dir-  o başarılı oluyor, diğerleri süreç içinde yok olup gidiyorlar.

İstanbul’un neden Sinematek’i yok? Bu konuda bir adım atmayı düşünür müsünüz?

Sinematekler, kabaca dünya sinema kurumlarının tarihinde de, festivaller başladığı sıralarda yavaş yavaş görevlerini tamamladılar ve geri çekilmeye başladılar çünkü onun boşalttığı yeri irili ufaklı festivaller doldurmaya başladı. Yine belki tüketim toplumuyla birlikte düşünmek lazım. Ondan da daha çok o sinemateklerin hayatta kalabilmesi için finansal desteklerin varolması lazım. Bu desteği devletler sağlamıyor, bakanlıklar da sağlamıyor, belediyeler de sağlamıyor. O dönemde Türk Sinematek Derneği hep parasızlıkla boğuşurdu, altı bin üyeye rağmen.

Yani birinci mesele ekonomik çark nasıl dönecek. Geçtiğimiz sene Onat Kutlar’ın asistanlarından, şimdi Paris’te yaşayan Jak Şalom, Kadıköy Belediyesi, Mithat Alam Film Merkezi ve şimdi Pera Müzesi ile işbirliği halinde “50. yılında Sinematek yaşıyor, 50 film, 50 sunum” diye çok başarılı bir program yaptı ama bunu sürdürebileceğini sanmıyorum çünkü bunu sürdürmek için finansman lazım, bir kurum lazım. Ben kendi adıma zaten sinemayla ilgili gösterim çalışmalarını gençlere bıraktım çünkü Sinema Günleri’nin kuruluşunun ilk 10 yılında tırnak içinde söylüyorum "kan kustum". O dönemde bunu yapabilmek için bilgi yok, kadro yok. “Hülya Hanım Balkan Festivali’nde ve İFYGM’de (İstanbul Film Yapım Gösterim Merkezi) çalışmış” deniyor, ama uluslararası çapta büyük bir festival düzenlenmesi için bu ne kadar yeterli?  Büyük bir festival, uluslararası bir festival, kırk ülkeden kabaca yüz elli- ik, yüz film getiriyorsunuz, çok büyük bir iş. O dönemde bir de üstelik daha faks ülkeye gelmemiş, İstanbul Festivali yoksulluktan teleks alamıyor, komşudaki IBM’de çalışan görevliden  rica ediyoruz, cep telefonu Mars kadar uzak.  Teknolojinin olmadığı zamanlarda iman gücüyle o işleri yaptık, gençtik. Ne güzel oldu, hayatlarımız çok renklendi, anlam kazandı ama şimdi artık bunu gençler yapmaya devam etsinler.

Bugünün koşulları tabi çok daha farklı. Bir de 80’li yıllarda iyi filmlere ulaşmak festivaller dışında mümkün değildi çünkü Türkiye’de karate ve seks filmleri piyasayı sarmıştı, öyle bilgisayarın tuşuna basıp da filmi indiriverelim durumları yoktu. Henüz daha VHS kasetler vardı, kaçak korsan, ordan burdan çalıntı yani büyük bir film açlığı vardı, şimdi öyle bir durum da yok. Sinematek.tv diye bir kuruluş var on-line. Onlar çalışmalarını yapmaya çalışıyorlar. Benden bir şey isterlerse daima destek olmaya çalışırım ama 60’lardaki Sinematek artık uzak ve güzel bir anı…

Aydın Sayman son kitabınızda Diyarbakır hapishanesinde geçen günleri hatırlayarak şöyle diyor:  “Bu dünyada hiçbir şey yoktan var olmaz ve varsa da yok olmazsa eğer, bizim çığlıklarımız da oralarda bir yerlerde dolaşıp duruyordur, değil mi?” Emek Sineması da o anlamda sinemaseverlerin zihninde kalbinde yaşıyor ama direnişimiz Emek sinemasını korumaya yetmedi. Öte yandan Emek varken bizler  de daha çok sahip çıkmalıydık diye düşünüyorum. Kapanmadan önce zor durumdaydı sinema, bunu biliyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Emek Sineması’yla ilgili söylediğiniz konulara katılıyorum. Mithat Alam’ın son kitabı “Sinemayı Seven Adam” da Mithat Bey'in söylediklerine de yüzde yüz katılıyorum. Şöyle: Emek Sineması yıkılmasın diye İstiklal Caddesi’nde ortalığı yıkan yüzlerce insandan kaç tek tanesi festivaller ve Filmekimi dışında acaba sinemaya gittiler? Hiç olmazsa destek olması için gitselerdi. Karşıma yüz kişi çıkar mı? Özetle evet, destek gürültüyle olmuyor.

Dünyanın, Türkiye’nin ve İstanbul’un içinden geçmekte olduğu bu olağanüstü süreçte, sanatın ve sinemanın en güçlü direniş yollarından biri olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz. Sanatçıların, kültür ve sanat alanında çalışan profesyonellerin, aydınların sorumluluğu her zamankinden fazla ve hayati. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sanatın, hayatın sürekliliğini sağlaması ve güzelleştirmesi, ruh sağlığımıza büyük katkıda bulunması ve de yaşadığımız büyük acıları atlatabilmek için bize manevi destek olduğuna inanıyorum. Sanat kurumları da bu zor dönemde kendi üstlerine düşeni yapıp bu dönemin içinden çıkmamızda katkılarını sürdürmeliler hiç kuşkusuz. Ancak sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da içinden geçmekte olduğu şu yılların, önümüzde giderek daha da kötüleşeceği korkusu var. Tam 100 yıl önce, 1920’lerde Avrupa’da başlayan faşist rüzgarlar bütün dünyaya yayılmış gibi geliyor şimdi. Şöyle bir bakalım: Dünyayı yöneten Ruslar’ın Putin’i, Amerikalılar’ın Trump’ı (hiç beklenmedik şekilde ipi göğüsleyen), Polonya’nın aşırı sağcı yönetimi, ha keza Macaristan’ın aşırı sağcı yönetimi. Şimdi Fransa’da Le Pen yükseliyor, muhafazakar sağı temsil eden Merkel kaybediyor Almanya’da, orada da aşırı sağın yükselme tehlikesi kendisini gösteriyor. Dolayısıyla bütün dünyanın gidişatı çok kaygı verici. Bizim ülkemizde de sorular, kaygılar az değil. Terörle kuşatılmış yaşıyoruz. Eğitimin son on yılda çok gerilediğine inanıyorum. (4+4+4’ler) Terör her bir taraftan kuşattı, büyük şehirlere indi. Bir ülkede bir ayda üç büyük patlama hiçbir ülkenin ruh sağlığının kaldıramayacağı kadar ağır travmadır. Sanat bizi bunlardan hangi ölçüde koruyabilecek bilemiyorum, çok da iyimser değilim. En çok da gençler için üzülüyorum.

Hulya Ucansu

En sevdiğiniz film, yönetmen, festival hangisi?

İtalyan sinemasını çok severim. Bu benim için kolay bir cevap çünkü çok sorulan bir soru. Visconti ve "Leopard" diyelim. Visconti’nin başka filmlerini de severim, hatta evde geçen hafta hepsinin birden üstünden geçtim. Festival olarak ise Venedik’i severim çünkü Venedik’te filmlere rahat girer çıkarsınız. Cannes büyük bir çark, orada çok hırpalanırsınız, arkadaşlarımız arasında “burada film izlemek insan haklarına aykırı koşullarda gerçekleşiyor” deriz, Cannes çok yorucu, ben Venedik’i severim…

Bundan sonraki projeleriniz neler?

Kitap yazmak hayalini kurmadığım bir şeydi ve kitap yazmak yalnız yazmak da değil, önceki süreç yani fikri aramak, onu oluşturmak, sonra onun hazırlığını yapmak, sonra onu yayıma hazırlamak, sonra yeni doğmuş bebek gibi onu sizin kucağınıza verdikleri zaman her seferinde -üç tane çıktı- olağanüstü sevinç veriyor. Bundan sonraki tek hedefim yeni kitaplar. İnşallah!...

Onat Kutlar yaşasaydı, isyancı yanıyla nasıl değerlendirirdi bu dönemi, nasıl cevap verirdi  olanlara, neler yapardı sizce?

Bu zor bir soru. Bu kadar büyük felaket karşısında o kadar duyarlı bir yazar olarak nasıl direnebilirdi bilemiyorum.

Yakın dostu Demir Özlü, Turgut Çeviker'in düzenlediği kitaptaki yazısında Kutlar’ın kendisine bir görüşmelerinde "eşi Filiz'le yeniden konuştuklarını, Avrupa'ya taşınmak istediklerini" söylediğini yazıyor. (*)

(*)  Turgut Çeviker, Onat Kutlar Kitabı, 43. Altın Portakal Film Festivali , İstanbul, 2006, sf.344

Onat Kutlar’ın çok sevdiğim bir sözüyle kapamak, bu sözü size soru olarak yöneltmek isterim. Saptamak güzel de ya sonrası, ya sonrası ne olmalı?

Biriktirmiş olduğumuz, doğru olduğuna inandığımız değerlerden vazgeçmemek, bu değerleri genç kuşaklara aktarmak. Onlar da yok olursa, yaşam dediğiniz nedir ki, anlamsız bir süreç. O sürece anlam kazandırarak, güzelleştirerek yaşayamazsanız hayat adına saçma sapan bir şey ortaya çıkar.

Yarın her zaman güzeldir. Dışarıda üstü taze asma yapraklarıyla örtülü bir sepet İznik üzümü. Ve gelecek, gülümseyerek bekliyor kapıda. Elinde altın renginde bir kadeh şarap. Doğu’nun tüm tatları ile yüklü ve hafif buruk. Onu hep birlikte yazgıya başkaldırmak için içelim.”  Onat Kutlar-Sinema Bir Şenliktir kitabından.                                                          

TAKVİMİ GÖR

Konser, Sergi, Sahne Şovu, Tiyatro... Nerede? Ne Zaman? Şehirde Ne Varsa Hepsi Burada !

SanatOnline.Net e-posta aboneliği

Sanatsal etkinliklerden haberdar olmak ve sanat haberlerini almak için e-posta hesabınızı bırakabilirsiniz.